42 portreyle 12 Eylül yüzleşmesi

42 portreyle 12 Eylül yüzleşmesi
Cumhuriyet Kitap
Celal Üster
01.12.2012

Kitabın sayfalarını çeviriyorum. Aradan otuz yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına karşın, yüzlerinde yaşadıklarının izleri okunuyor. Bazılarının bakışında hâlâ bir kuşku var. Bazılarının gözlerinde, o günlerin acıları asılı kalmış. Kimilerinin yüzünde bugün de süren bir kararlılık seziliyor, kimilerinin bakışına bilgece bir anlatım yerleşmiş. Ama kitaptaki kırk iki portreden bakanların hepsi de, onlara bakanları, bugünlerden alıp, 12 Eylül askeri darbesinin acımasız günlerine taşıyor. Tophane’deki DEPO’da Kasım ayının son haftasında başlayıp Aralık boyunca süren “Davutpaşa Orta 3” sergisinin, bu satırlar yazıldığı sırada (eğer uzatılmamışsa) son bulmuş olması gerekiyor. Ama yine de, yakın geçmişimizi belgesel bir yaklaşımla sorgulayan bu sergiyi “kaçırmış” sayılmazsınız. Aras Yayıncılık tarafından Ararat Şekeryan’ın editörlüğünde aynı adla yayımlanan kitap, “Davutpaşa Orta 3” sergisini kalıcı kılıyor. Sergiyi gerçekleştiren Ahmet Sel, 1981’den başlayarak uzun yıllar Fransa ve Rusya’da yaşamış.1995-2000 yılları arasında Sipa Pres fotoğraf ajansının Moskova bürosunu yönetmiş. Fransa’ya döndükten sonra, Sipa Press’in genel yayın yönetmenliğini üstlenmiş. 2008’den bu yana yeniden Türkiye’de. Çalışmalarını ortak belleği konu alan portre ve belgesel alanlarında yoğunlaştırıyor. “Kurgulanan mekânlardaki portreler, hem izleyici, hem de fotoğraflanan kişi için bir yüzleşme vesilesi” diyor Sel. “Portrelerdeki insanlar, fotoğraflarında kendi gerçeklikleri, bugünleri ve fanilikleriyle karşı karşıya kalıyorlar. Portrelerin kaydedildiği negatifler, basıldığı kâğıtlar ve çerçevelerinin ahşapları bile, bütün adanmışlıkları ve karmaşıklıklarıyla zenginleşen bu hayatlardan daha uzun yaşayacaklar. Geçen zamana karşın, geçmişte yaşanan hayatlar bugünü etkilemeyi sürdürüyor. Geçmişin açtığı derin izler bugünün akışını belirliyor.” Sergi ve kitapta portresine yer verilen kırk iki kişiden Fahrettin Yılmaz, “12 Eylül sürecini bizim kuşağımız üç şekilde yaşadı” diyor. “Hapse girenler, yurt içinde devrimciliği sürdürenler, yırt dışına çıkanlar. Bence en şanslılar, hapse girenler oldu. Biz girdik, yattık, çıktık ve hayata bıraktığımız yerden devam ettik.” Ahmet Sel ise, kendi deyişiyle, hayata bıraktığı yerden devam edemeyenlerden: “Bitmeyen yollar, koridorlarında kaybolduğum havaalanları, geceyarısı inilen tren istasyonları, ait olmadığım topraklar ve insanlarla dolu bir zaman tüneli, beni başlangıç hikâyemdein çok uzaklara savurdu… Çeyrek yüzyıl sonra, dilini bildiğim; ama yabancısı olduğum bir ülkeye, gençliğimin sokaklarına geri döndüm.” “Davutpaşa Orta 3”, Sel için, “burada kalsaydı yaşayabilecekleriyle ilgili bir yüzleşme”; “fırtınayı atlatıp kıyıya ulaşabilen eski delikanlılar için de, bir daha giremeyecekleri denize belki de son bir bakış…” Darbe yıllarında, sendikacıların, sol örgüt ve dernek üyelerinin sorgulandığı, işkenceden geçirildiği ve uzun süre tutuklu kaldığı bir cezaevine dönüştürülen Davutpaşa Kışlası’daki Orta 3 koğuşlarının yer aldığı orta katta bugün Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nin sanat atölyeleri ve derslikleri bulunuyor. Geçmişten bugüne yaşadığı bu değişimle “Davutpaşa Orta 3″ün fotoğraflarını izlerken, bir gün, yeryüzündeki tekmil işkencehanelerin sanat işlikleri ve dersliklerine dönüşmesini dilemeden edemiyor insan.

 

MÜREKKEBİ KURUMADAN

Bilinmezliğin korkusu’ “Davutpaşa Orta 3” kitabı, DEPO’daki sergide olduğu gibi, 12 Eylül askeri darbesinin öncesi ve sonrasında tutuklanan ve Davutpaşa Askeri Cezaevi’nin Orta 3 koğuşunu paylaşan kırk iki genç insanın otuz iki yıl sonra çekilmiş portrelerinden ve o günleri anımsayıp anımsattıkları anlatımlardan oluşuyor. “Mürekkebi Kurumadan”ı, o kırk iki insanın anlattıklarından alıntılarla da oluşturabilirdim. Ama gazetemizin Kültür Servisi’nden Ayşegül Özbek, serginin (ve kitabın) yaratıcısı Ahmet Sel’le yaptığı söyleşiyi Cumhuriyet’te yayımlamış, söyleşinin yayımlandığı sayfada sözünü ettiğim alıntılara da yer vermişti. Ben de, kitaptaki kırk iki metinden birini seçeyim ve tümüyle sunayım dedim. Ve Şahin Arslan’ın anlattıklarını aldım buraya. Geriye kalan kırk bir eski mahkûm ile Arslan’ın anlatımları arasında bir ayırım yaptığımdan değil. Ama, Arslan’ı Gayrettepe 1. Şube’de bir odaya sokan polisin, “Amirim, Ermeni’yi getirdik!” demesi sanırım bana çok koydu. Belki, 1955 yılının 6-7 Eylül günlerinde, çocukluğumun Büyükada’sında Rum arkadaşlarıma yaşatılanları bana anımsattığı için. Ama aynı zamanda, 12 Eylül’den on yıl kadar önce, 12 Mart’ın karanlık günlerinde, İstanbul’da Rumeli Caddesi’ndeki bir apartmanın beşinci katındaki teksir makinesinde, bir Ermeni dostumla birlikte bildiriler bastığımız geceleri de aklıma düşürdüğü için belki de… Şimdi düşünüyorum da, Arslan’ın Gayrettepe’den sonra götürüldüğü Davutpaşa Kışlası’nın, Osmanlı devletinde beş kuşak boyunca mimarlık yapmış Balyan ailesinden Krikor Balyan tarafından II. Mahmut döneminde 1826-32 yılları arasında inşa edilmiş olması da fazlasıyla ironik herhalde… İşte, Şahin Arslan’ın anlattıkları: “7 Mart 1980 Cuma, akşam saat 6’da, Kadıköy’de, karanlık bir sokakta yakalandım. Gayrettepe 1. Şube’de kimlik tespiti yapılırken bir polis, ‘Bu Ermeni!’ diye bağırıp kimliğimi aldı; beni bir odaya soktular, ‘Amirim, Ermeni’yi getirdik!’ dediler. Koltuktan iri yarı bir adam kalktı ve sol gözüme bir yumruk attı. ‘Sopa getirin!’ dedi. Bu fotoğrafın çekildiği koğuşun yanında yemekhanemiz vardı. 11 Eylül gecesi Gürsel Cihan ve Mustafa Zekâ ile nöbetteydik. TRT’de klasik müzik vardı. Bir an müzik sustu ve uzun bir sessizlik oldu. Saat 03:55’ti. Üç dört dakikalık bir bekleyişin ardından spikerin sesini duyduk. Sanki birisi zorla söyletiyordu. ‘Dikkat, dikkat! Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur!’ Kötü bir şeylerin başladığını hissettim… Seyfettin’i uyandırmaya gittim. ‘Seyfi kalk, darbe oldu!’ dedim. Seyfettin, ‘Ne darbesi,’ deyip öbür tarafına döndü. Israr ettim, silkeledim, ‘Hassiktir!’ deyip yataktan fırladı. Ardından Süleyman’ı kaldırmaya gittim; Süleyman, ‘Söyleyen Hasan Mutluican mı, Ruhi Su mu?’ diye sordu… O sırada anonslar başlamıştı: ‘Ermenilerden, Rumlardan, vatan hainlerinden hesap sorulacaktır!’ Hasan Mutlucan söylüyordu: ‘Çanakkale içinde vurdular beni.’ Saat yedi buçukta askerler koğuş kapısının önüne geldiler, namluya mermi sürdüler ve bir çavuş, ‘Şahin Arslan, koridora çık!’ diye seslendi. Kurşuna dizilecek ilk mahkûm olduğumu düşündüm. Fotoğrafta gördüğünüz siyah kazağımı giydim; Süleyman’a, ‘Gözlerime bak, korku görüyor musun?’ diye sordum. ‘Hayır,’ dedi. ‘Bunu kardeşlerime söyle,’ dedim ve koridora çıktım. Koridorun sonundaki odada bir yüzbaşı, dört beş sivil vardı. Sorgu başlar başlamaz askerler odunlarla vurmaıya başladılar. Bu dayak öğlene kadar sürdü, sonra Orta 3’e geri gönderdiler. Yaş ortalaması yirmiyi aşmayan bir gruptuk. İçimizde bilinmezliğin korkusu vardı. Sorun yarın ne olacağı değil, hayatta kalıp kalamayacağımızdı. Korkuya rağmen yaşamayı, ona mesafeli bakmayı öğrendik…”

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.