Diyarbakır Kuçelerinden İstanbul Sokaklarına

Diyarbakır Kuçelerinden İstanbul Sokaklarına
Gündem Gazetesi
Jiyan Akbay
12.11.2006

Mıgırdiç Margosyan’ın Diyarbakır’ın Gâvur Mahallesi olarak adlandırılan Hançepek’ten, İstanbul’a uzanan anı-roman niteliğindeki yaşam öyküsü yayınlandı.

 

Diyarbakır’a olan sevgisiyle bilinen Mıgırdiç Margosyan’ın Diyarbakır’ın 1940’lı yıllardaki durumunu anlatan ve ana dilini öğrenmek için İstanbul’a uzanan öyküsü, Aras Yayıncılık tarafından “Tespih Taneleri” ismiyle yayınlandı. “Gavur Mahallesi”, “Söyle Margos Nerelisen?”, “Biletimiz İstanbul’a kesildi” gibi Türkçe kitapları yanında, Ermenice Dikrisi Aperen (Dicle Kıyılarında), Kürtçe “Li ba me, Li wan deran” kitapları kitapseverlere sunulan Mıgırdiç Margosyan’ın son çalışmasında hayatının vazgeçilmez bir parçası olan Diyarbakır yine satırların arasına gizlenmiş gizli kelimelerle göz kırpıyor.

 

Ermenilerin “Kafle” dedikleri büyük göç ertesinde ailesinden ayrılan Dişçi Sarkis’in oğlu Mıgırdiç’in Diyarbakır “kuçe”lerinde başlayan çocukluk maceraları, yavaş yavaş boşalan bir şehrin ardından geldiği İstanbul’da yaşadıkları, kimi zaman azınlık olmanın getirdiği duygularla grileşirken, kimi zaman da verdiği mücadelenin peşinde zenginleşiyor. Zamanın Arjantin patriğiyken, Türkiye Ermenileri patrikliğine önerilen Karekin Haçaduryan, Türkiye’de yaşayan Ermenilerden açılacak okullara yardımda bulunacakları sözünü alarak öneriyi kabul eder. İstanbul’daki görevine başlar başlamaz Anadolu’nun birçok bölgesine “Vartebed” olarak adlandırılan papazları göndererek, kapı kapı dolaşmalarını ve İstanbul’da bir okulun açılacağını, tüm masrafların ise kendileri tarafından karşılanacağının söylenmesini ister. İşte Dişçi Sarkis’in oğlu Mıgırdiç’in hikâyesi de Diyarbakır’a gelen ve kapı kapı dolaşarak durumu haberdar eden bir Vartebed’in sözleriyle başlar. O güne kadar Türk okullarında okuyan Mıgırdiç’in anadilini çok az bilmesi, bu önerinin ailesi tarafından büyük bir şans olarak görülmesine neden olur. Diyarbakır’ın kuçelerini, taş evlerini bırakmak istemeyen Margosyan, 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla başlayan ve yerel halk tarafından Moşe Göçü olarak adlandırılan Yahudi göçünün ertesinde, yaşlıların tabiriyle “okumaq lazım” göçüne katılır. Diyarbakır’ın yavaş yavaş boşalan sokakları İstanbul’a götürür Margosyan’ı. Sivas, Kayseri, Hatay ve birçok Anadolu şehrinden gelen Ermeni çocuklarıyla birlikte 1915 sonrası yetim Etmeni çocukları için inşa edilen Karagözyan Ermeni Yetimhanesi’nde misafir edilirler.

 

Diyarbakır’ı bırakma zorluğunun yanında dil sorunuyla boğuşan Margosyan, hayatındaki ilkleri çoğunlukla İstanbul’da yaşar. İstanbul’da kaldığı süre içerisinde İstanbul Türkçesinin yanında Ermenice ve Fransızca öğrenen Margosyan’ın diğerlerinden farklılık gösteren Diyarbakır masallarına uzanan öyküsü, gazetelerin dikkatini çeker ve günlük olarak yayınlanan Marmara Gazetesi’nde “Dikranagerd’li Mıgırdiç’in öyküsü” yayınlanır. Kısa zamanda gerek matematiği, gerekse jimnastik derslerini Ermenice dersi olarak algılayıp gören Mıgırdiç anadilini öğrenerek, kendi halkının içerisinde anadilinde konuşabilmenin mutluluğuna erişir.

 

Kültürlerin buluştuğu şehir
Kitapta en ilgi çekici noktalardan biri, Diyarbakır’ın geçtiği yerlerde Diyarbakır aksanının kullanılıyor olması. Yazar cümleleriyle okuyucuyu Diyarbakır’ın mistik havasına taşırken, sıcak konuşmalarla okuyucuyu hayatının bir parçası haline getiriyor. Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler, Yahudiler yani Diyarbakır’ın ayrılmaz parçaları kitapta bazen esnaf, bazen komşu, bazense bir arkadaş olarak karşımıza çıkarken, Türk okullarında azınlıkların yaşadığı problemlerse oldukça ilginç noktaları vurguluyor. İsimlerinin Ermenice olmasından kaynaklı olarak azınlık oldukları telaffuzlarından belli olan çocukların Türk okullarındaki öğretmenlerin garip bakışlarından çekinmeleri ve isimlerini Ali, Ahmet, Veli şeklinde değiştirmeleri bir çocuğun dilinden ezilen olmayı anlatıyor.

 

Kafle’nin ardından
Kitabın bazı bölümlerinde “Kafle” olarak adlandırılan büyük göçten alıntılar yapan yazar, tarihi ve yaşananları babası Dişçi Sarkis’in dilinden günümüze aktarıyor. Kafle zamanında ailesinden ayrılan Sarkis’in ırgat olarak çalıştığı bir yerden kaçıp kendisine ablalık etmek isteyen ancak öz ablası olmayan bir kadının yanına sığınmasıyla başlayan sisli öyküsü, küçük bir çocuğa ailesi hakkında sorulan sorularla aydınlanır ve, Mıgırdiç’in kendi tarihini öğrenmesine neden olur. Yazar babası Sarkis’in kim olduğunun öğrenildiği andaki duyguları, kadınların sevinç çığlıklarıyla anlatıyor.

 

Diyarbakır’ın Gâvur Mahallesi olarak adlandırılan Hançepek’te doğan, ardından İstanbul’a uzanan Mıgırdiç Margosyan’ın anı-roman niteliğindeki yaşam öyküsü bizi, terk edildikten sonra kilitleri tek tek kırılan boş evlere, Diyarbakır’ın kuçelerine biç benzemeyen İstanbul’un dar sokaklarına taşırken, kitapta küçük bir çocuğun dilinden düşmeyen “Kırklar Dağı”nın şarkısı da geçmişe olan özlemi bir kez daha vurguluyor.

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.