Gobelyan’ın sokağındaki sesler

Gobelyan’ın sokağındaki sesler
K24
Mazlum Vesek
09.04.2026

“Yoksul, karanlık ama bir o kadar emekle yoğrulan, yaşayan bir sokağın öyküleri bunlar. Her şeye rağmen Gobelyan’ın sokağından barış, hayvan ve insan sevgisi, dostluk ve dayanışma sesleri yükseliyor.”

 

Yervant Gobelyan, şüphesiz İstanbul Ermeni edebiyatı içinde özgün yeri olan bir yazar. 1948’den 2010 yılında vefat edene kadar özellikle öykü alanında üretti. Gazeteciliği ise hiç ihmal etmedi. Aras Yayıncılık ölümünün 15’inci yılı vesilesiyle 2025’te bütün öykülerini tek kitapta bir araya getirdi. Memleketini Özleyen Yengeç ile Yaşamın Kıyısından kitapları Yaşamın Kıyısındaki Yengeç adıyla yeniden basılan Gobelyan’ın öykülerinde insancıl ve barışçıl bir dil öne çıkıyor.

 

İstanbul Ermeni edebiyatı içine alabileceğimiz yazarlar genel olarak zamanın tanıklığı açısından güçlü eserler ortaya koymuşlardır. Türkiye’deki eleştiri ortamının bu eserlere kayıtsızlığı çok yönlü bir tahlile ihtiyaç duyuyorsa da, vakıa bu durum Türkiye’nin edebiyat düzeyine dair tespiti eksik bırakıyor.

 

Gobelyan’ın metinleri arasında ilk dikkatimi çeken “Kanaatkâr Bakkal Kir Bodos” oldu. Bu öyküsündeki sessiz sokak, İstanbul’daki Ermeni yazarların yalnızlığını anımsattı bana.

 

Hayat artık şarkısıyla, kavgasıyla, kahkahasıyla, gürültüsüyle, gülümsemesiyle, hıçkırığıyla ve sessizliğiyle orada devam etmektedir. Tüm bunların arasında, o sokaktan geçmekte olan yolcu bunlardan hiçbirine katılamadığından yabancı ve yalnızdır. (s. 40)

 

Sözü bu sokakla sürdürelim. Gobelyan, İstanbul’un kenarında kalan emekçi insanlara dair manzaraları aksettirmeyi seviyor. Bu sessiz sokak sakinlerinin peşine düşülse, hepsinden ayrı bir roman çıkacaktır. Veresiye defterine fazla fazla yazan bir bakkalın iç sesi aracılığıyla yoksul bir mahallenin insanlarıyla tanışırız. Yazar ince bir alaycılıkla, kazıkçı bakkal yerine “kanaatkâr” bakkal ifadesini kullanır.

 

Öyküde Stavro adı şöyle bir geçer. Çocukların deliliğiyle alay ettiği Stavro’nun günlük hayatına dair çok kısa bir kesit okuruz. Ardından “Stavro” öyküsünde onu daha iyi tanırız.

 

İkinci Dünya Savaşı, Gobelyan’ın “Stavro” öyküsünde perde niyetine pencereye yapıştırılan gazetelerden okunan haberlerdedir. Seyyar satıcılıkla geçinen Stavro, “Anlamadım ki savaşın sarı sabunla, çırayla ve limonla ne ilgisi var?” der.

 

Öykünün en çarpıcı yeri, yazarın bu gazetelerdeki savaş haberlerine duyduğu tepkidir. O, beyaz kâğıda yazılı hayalleri okumak ister ve penceredeki gazeteleri Stavro’ya kaldırtır.

 

“28/3’ün Vukuatı” adlı öykü aslında bir hastanın direnişi sayılabilecek bir anlatı. Sağlık sistemindeki bozukluk, bir kadın hastanın temiz ve rahat bir yatağı işgal etmesiyle anlatılır. Görevlilerin onu yataktan kaldırma gayreti karşısında her söze cevap verir ve hastaların maruz kaldığı durumu çok net aktarır:

 

“Biraz aklı olan benim gibi yapar,” diye cevap verdi kadın. “Ama gel gör ki zavallı hastaların dermanı yok, karşı koyacak gücü yok. Elimden gelse bütün hastaları getirir, doldururum yatakları. Üçüncü sınıfı da ahır yaparım, Doktor Bey, ahır!” (s. 68)

 

Anayasa konuşan işçiler

 

“Ah Şu Anayasa” öyküsü 1968’de yayınlanan Mozaikler adlı kitabından. Bir yapıda çalışmış işçilerin patrondan hakkını almak üzere yaptığı konuşmalar öykünün temelini oluşturur. 1960’ların Türkiyesi anayasanın verdiği hak hukuk üzerine her kesimin konuşmaya başladığı ilk ve etkili bir on yıldır. (1950’lerde en çok dolaşımda olan “demirkırasi” sözünü hatırlayalım.) Allah korkusu olmayan patrona işçinin anayasayı hatırlatması elbette ironik bir durum. Yazarın bu kavramı alın teriyle geçinen emekçilere söyletmesi ise dönemi ortaya koymak açısından dikkat çekicidir.

 

Yazarın 1950’lere atıfta bulunduğu 1930’ların şafağındaki Türkiye’yi (daha doğrusu İstanbul’u) anlattığı “Tam Bir Mücrim Timsali” adlı öyküsünde, yedi yaşındaki bir çocuğun ‒aslında kendisinin‒ ayrımcı bir dille nasıl tanıştığını anlatır. Tabelalar ve duraklar tramvay güzergâhındaki İstanbul’u bize çizer. Beşiktaş, Akaretler, Ortaköy adları sıralanır. Tramvaydaki kapıda asılı bir tabelada “Vatandaş! Türkçe konuş!” yazılıdır. Tramvaydaki kadınlar “bu özgürlüğü” sonuna kadar kullanırlar. O dönemi Gobelyan’dan okuyalım:

 

Dediğim gibi, o zamanlar demokrasi memokrasi yoktu ama özgürlük veya ona benzer bir şey vardı… Daha doğrusu tramvayda o şekilde konuşmalarını engelleyen bir şey yoktu. Nihayetinde ne bileyim, nasıl desem… Bir şey vardı veya bir şey yoktu, demokrasi yoktu; öyle konuşma özgürlüğü vardı… Biri vardı, diğeri yoktu…Biri yoktu, diğeri vardı… Bir vardı, bir yoktu; tramvaydaki kapıda asılı olan tabela vardı:
“Vatandaş Türkçe Konuş!” (s.180)

 

Öyküde Türkçeyi henüz öğrenmiş, kafasında gümüş şeritli okul şapkası (yani Müslüman olmayan çocukların taktığı okul şapkası) olan çocuğun uğradığı muamele anlatılır. Otuz yaşlarında bir kadın, çocuğu oturduğu yerde sıkıştırır. Çocuk kadının yaşlı olmadığını görür ve yer vermez. Ardından kadının hakaret dolu cümleleri sırlanır. Kadın çocuğun tipinde bir katil, soyguncu, kundakçı görür. “Müstakbel bir katil”dir bu çocuk. Oysa, bu çocuk kötü olmak istemeyen, hatta herkesin taş attığı bir kediye dahi zarar veremeyecek kadar iyidir.

 

Bir varmış ve bir yokmuşun bile kafası karışık olduğu bir zamanda varlığını bildiğimiz şey, yazarın anlattığı çocuktan bir katil türemediğidir.

 

Yirminci asırda yazmak

 

Bir yazarın ölümünü anlattığı “Roman” öyküsü de kalemiyle geçinen, daha doğrusu geçinemeyen bir yazarın sıkıntılarını anlatır. Yazdıkları aşka dair iyimser çalışmalardır. Oysa ondan “cinayet, hırsızlık, zimmete para geçirme, intikam ve kıskançlık” içeren işler istenmektedir. Tabii ev sahibi ve bakkal da kendisinden para istemektedir. Bir de on lira karşılığında rehin bıraktığı paltosu… Onun için adeta sigortadır. Yirminci asra sık sık atıf yapılır. Ümitsiz ve çarpıcı bir işçi öyküsü okuruz.

 

Yervant Gobelyan’ın öykülerinin girişindeki olay ve kişiler öykü ilerledikçe değişir ve başka bir sonuçla karşılaşırız. Örneğin “Yerle Gök Arasında” öyküsünde “başkent” adı verilen bir misket oyunuyla meşgul Armen’i görürüz. Oyun da olsa, “kaybettiği şehirleri” dert eden bir çocuktur. Çocukların oyunlarına dair manzara anlatıldıktan sonra konu değişir. Farklı öykülerde de benzer bir örgüye rastlarız.

 

Söz konusu öykü bize Gobelyan’ın metinlerindeki başka duyarlığın altını çizer: hayvanlar. Öncelikle “hayvanları koruma” adı altında yürütülen kimi faaliyetlerin hayvanları nasıl korumadığını gösterir. Acımasız ve vahşi uygulamalar sözde hayvanlara ve onlara bakan kişilere yardımcı olma amacı taşır. Gerçek ise başka türlüdür. Tabii konu sadece dernekler değildir. Yaşlandığı için fare yakalayamayan kedileri “acısız öldürmek” gibi bir yöntemle gözden çıkaran evlerden de söz eder Gobelyan.

 

Köpeklerin rüyası

 

Bir başka öyküde de açlık ve yokluk içinde rüya gören Bobi adlı köpekle tanışırız. Bobi’nin derin düşünceleri vardır. Artık eskisi gibi kendisiyle ekmeğini paylaşamayan sahiplerini ve onların çocuklarını düşünür. Bir umutla çöp tenekesini karıştırır sürekli. Günlerdir ekmek kırıntısı bile bulamaz. Ne olursa olsun sahiplerini terk etmez. Erik ağacının dibinde uyumaya devam eder. Bir de çeşmenin yalağından su içmeye… Bobi de, mahalleye gelen “yabancı adamların” sahipsiz köpeklerin önüne attığı zehirli et parçasıyla ölür. İki öyküde de hayvan katliamı yapanların olup biteni “sigara tüttürerek” izlemelerinin altını çizelim.

 

Yazarın öykülerinde otobiyografik izlere bolca rastlıyoruz. Bunlardan biri “Barış” adlı öykü. İkinci Dünya Savaşı yıllarında dört yıl askerlik yapan yazarın “Kara, kapkara” diye tarif ettiği savaş yıllarındaki hislerini ortaya koyarken savaşa dair tutumu nettir:

 

Barış mücadelesinde bizim yerimiz cephede değil… Ne yapalım? Kaçtık mı? Hayır! Güneş yanığı yüzüm ve bronz renkli bedenim tanıktır buna. İhanet mi ettik? Gene hayır! Damarlarımızda dolaşan kan ve beynimizde dalgalandırdığımız savaş karşıtı bayraklar tanıktır buna… (s. 129)

 

Gobelyan bu savaş karşıtlığına ve barış özlemine mektupları yoldaş yapar. Ancak bu yoldaşlığa bir yazarı da ekler. Arkadaşı Norayr, Yaroslav Haşek’in Aşk, Aşk, Sen Her Şeye Kadirsin! kitabıyla çıkagelir. Gobelyan, şüphesiz savaş karşıtlığı temasıyla ünlü Aslan Asker Şvayk’ın yazarının bu kitabını konuk ederek adrese teslim bir mesaj da verebilirdi. Ama yazarın yoldaşlığı için adı yeterlidir. Savaşın ortasındaysa aşkın olduğu gibi adına muhtaçtır askerler.

 

Gobelyan’ın Yaşamın Kıyısındaki Yengeç kitabındaki öyküler çok yönlü okumalara, değerlendirmelere açık eserler. Yoksul, karanlık ama bir o kadar emekle yoğrulan, yaşayan bir sokağın öyküleri. Her şeye rağmen Gobelyan’ın sokağından barış, hayvan ve insan sevgisi, dostluk ve dayanışma sesleri yükseliyor. Bir dönemin İstanbul’una bu sokaktan bakmakta yarar var:

 

Pazarcı Ahmet’in ailesinin gündelik hayatının son perdesidir. Çocuk uyuduğunda onlar da ışığı söndürüp yatacaktır. Ahmet’in sırtı sebze dolu küfeleri taşımaktan sızlar. Kadın memelerini küçüğün ağzına uzatır. Ama… Ekmek ve fasulye ne kadar süt yapar ki… (s. 41)

 

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.