Orta 3’ten terklerin hikâyesi

Orta 3’ten terklerin hikâyesi
Zaman Pazar
Ayhan Hülagü
18.11.2012

Fotoğrafçı Ahmet Sel, 12 Eylül’de aynı koğuşta yatan 42 mahpusun peşine düştü. Hikayelerini dinledi, onları tutuklandıkları evin kapısında ve hapisten çıktıktan sonra gittikleri ilk yerde fotoğrafladı. Siyah-beyaz fotoğraftaki gençlerin bir kısmı doktor, mühendis oldu, bir kısmı hama l, kamyon şoförü… Ahmet Sel uluslararası projeler üreten usta bir fotoğrafçı. Bugüne kadar bıçak sırtında yaşayan birçok topluluğu fotoğrafladı: Sovyetler Birliği’yle beraber dağılan hayatları, ABD bombalarıyla dünyaları altüst olan Afganları, 1970’li yıllarda Fransa’ya göç eden Türkleri… Bunların devamı sayılabilecek yeni projesinde Türkiye’nin en karanlık döneminde aynı cezaevinin aynı koğuşunda (Orta 3) yatan 42 mahpusun hikâyesine odaklanıyor. Davutpaşa Orta Üç adlı projesinin olgunlaşma süreci şöyle: Türkiye’nin darbeyle yüzleşme sürecine sanatıyla katkıda bulunmak isteyen Sel, arkadaşları aracılığıyla yukarıda gördüğünüz toplu fotoğrafa ulaştı. Aynı mekânda, aynı hayatı paylaşan kişilerin portrelerini çekmek istediği için onlardan bazılarıyla irtibata geçti ve projesini anlattı. Eski mahpuslar projeye katılmayı kabul etti ve diğerleriyle de bağlantı kurdu. Zamanla sayı 42’yi buldu. Hikâyelerini dinledi, sonrasında sanki bir zaman tünelindeymiş gibi fotoğrafladı. Bazıları tutuklandıkları evin kapısında, bazıları hapisten çıktıktan sonra gittiği ilk yerde ya da gençken dolaşmayı sevdiği mekânda… Böylece mahpusların ve Türkiye’nin değişen kaderini kayıt altına aldı. Sel’in 12 Eylül üzerine yoğunlaşmasının özel bir sebebi var. Kendisi de aynı dönemde yurtdışına çıktı ve uzun yıllar dönmedi. Türkiye’de kalsaydı, muhtemelen fotoğraflardaki kişilerden biri o olacaktı. Bunun için ‘Yaşamadıklarımla yüzleşiyorum.’ diyor: “Bir ülke kendi geçmişiyle yüzleşmez, ona doğrudan bakmayı öğrenmezse bu olaylar bir daha yaşanır. Geçmişle yüzleşmek ülkenin vicdanını temizlemesinin yöntemlerinden biridir. Vicdanını temizleyeceksin ki yeni temellerden hareket edip ileriye bakabilesin.” Sel, bu sorgulamaya zemin hazırlayan çalışmasında Türkiye’nin dönüşümüne de ayna tuttuğu söylenebilir. Mahpusların, gözaltına alınmadan önce yaşadığı yerlerden eser yok şimdi. Eski bostanların yerine plazalar, Dragos tepesine zenginlerin villaları dikilmiş, çalıştıkları işyerleri kapanmış. Arkalarına dekor olarak aldıkları doğa bambaşka. İşkenceye maruz kalanların bedenleri, yüz çizgileri, bakışları çok şey anlatıyor. Aileleri öldü biliyordu Projeye konu olan mahpusların kaderleri ortak. Tutuklandıklarında 20’li yaşlarda lise veya üniversite öğrencisi. İçeri atılma gerekçeleri, bildiri dağıtmaları, afiş asmaları, duvarlara yazı yazmaları, slogan atmaları… Doğrudan şiddet olaylarına karışan kimse yok. Gözaltına alınır alınmaz gözleri bağlanmış, günlerce açılmamış. İşkenceyi ilk gördükleri yer jandarma karakolu ya da Gayrettepe Birinci Şube. Ama ne işkenceler: Falaka, askı, tuzlu suya bastırıp üzerine binip yürütme, su döküp elektrik verme… Kimi bodrumlarda çırılçıplak şekilde kalorifer peteklerine bağlanmış, kimi kıpırdamasın diye boğazına iskemle konup oturulmuş, tabuta konmuş. Onları birbirine yakınlaştıran en önemli etken belki de ortak acıları. Siyasi şube deki hücreler küçük olduğu için (yalnızca iki-üç kişi uzanabiliyor) ayakta bekliyorlar sürekli. İşkence gören koğuşa gelince kendi imkânlarıyla yaralarını sarıyor, dinlenmesi için yer açıyorlar. Sonrasında başka biri işkenceye götürülüyor. Haftalarca aynı zulme maruz kalan tutukluların ailelerine hiçbir şey söylenmiyor. Öldü biliyorlar, ta ki tanıdık askerler aracılığıyla Davutpaşa’daki cezaevinde oldukları (Bugün Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Davutpaşa kampüsü) öğrenilene kadar. İşkencecilerini sesinden tanıyorlar Ahmet Sel, cezaevinden çıkan mahpusların büyük bir kısmının hayata tutunduğunu söylüyor. Bazıları hamallık yapmış, inşaatlarda çalışmaya başlamış, bazıları okumuş müzisyen, doktor, mühendis olmuş, 10-15’i şu an Türkiye’nin önemli şirketlerinde yönetici. Aradan geçen uzun yıllara rağmen psikolojik travmayı üzerlerinden tamamıyla attıklarını söylemek mümkün değil. İçlerinde karanlıkta uyuyamayanlar var, bazıları geceleri kâbus görüyor. Bazıları işkencecisini sesinden tanıyor. Örneğin biri hipodromda at yarışı izlerken arkasındaki kişinin işkencecisi olduğunu anlamış, eski bir işkenceci de tesadüfen eski bir mahpusun işyerine gitmiş. Orta Üç tutukluları Türkiye’nin darbelerle yüzleşme süreciyle ilgili farklı görüşlere sahip. Kimi olumlu gelişmeler olduğunu düşünüyor, kimi yargılamaların sembolik olduğu inancında. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılanma sürecinde müdahil olanlar var. Ortak görüşleri şu: “Hayata yeniden başlasak, belki yine mücadele ederdik.” Birkaç kez sınır dışı edilmek istendi Sabahattin Saip, gözaltına alındığında tıp fakültesi ikinci sınıf öğrencisiydi. Gerekçe: Üyesi olduğu dernek adına bildiri dağıtmak. Gayrettepe Birinci Şube’de ağır işkenceler gördü, Orta 3 koğuşunda altı ay yattı. Beraat etmesine rağmen birkaç defa sınır dışı edilmek istendi, ama o inatla okumaya çalıştı. Mezun olduktan sonra kardiyolojiye başvurdu ama rektörlük kabul etmedi. O da nörolojiye girip kariyer yaptı. Şimdi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde profesör. Gümülcine doğumlu olan Saip, yıllar sonra Türk vatandaşlığı alabildi. Bütün kazandığını öğrencilere veriyor Hüsnü Kurban, 17 yaşında duvara yazı yazarken yakalananlardan. Cezaevinden çıktıktan sonra tezgâhtarlık da yaptı, mobilya, televizyon ve yemek fabrikalarında işçi olarak da çalıştı. Bir dönem Aziz Nesin Vakfı’nda bahçıvandı. “Bugün, vida, cıvata ve perçin üreten elli kişilik bir şirketin başında. İhracat yapmadığı ülke neredeyse yok.” “Hayatımdaki ilk dayağı askerlerden yedim.” diyen Kurban, hiç evlenmemiş. Mütevazı arabasıyla işyerine gidip geliyor, kazandığı bütün parayı öğrencilere burs olarak veriyor. 10 yıl yatıp Hollanda’ya göç etti Erhan Tüskan, İlerici Yurtsever Gençlik dergisinde yazı işleri müdürü olarak çalışırken tutuklandı, 10 yıl içeride yattı. Dışarı çıkar çıkmaz Hollanda’ya gitti ve bir daha geri dönmedi. Sebebini şöyle açıklıyor: “Kendimi orada rahat hissediyorum. Zaten İstanbul çok değişti, dağ taş bina doldu. Bu fotoğrafı çektiğiniz yer tarlaydı.” Tüskan yalnız kalmayı seviyor. Hayatının büyük bir bölümünü kalabalık bir grupla cezaevi koğuşlarında geçirdiği için bugün istediği zaman yalnız kalabilmek onun için büyük bir ayrıcalık.

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.