Soykırım mağduru iki kent

Soykırım mağduru iki kent
Agos Kirk
Fırat Aydınkaya
09.11.2016

Kentlerin tarihini yazmanın ‘Tarih disiplini’nin belki de en çetin alanlarından biri olduğu muhakkak. Ancak bundan daha zor olanı ise tarihi kenti kuran kadim sakinlerinin soykırıma tabi tutulmasının yanı sıra kurucu halka dair neredeyse hiçbir emare bırakmayan bir talan kültüründen sonra kentin tarihini çalışmaktır herhalde. Soykırım ile imtihan olunan bir kentin tarihi yazılabilir mi?

 

‘İsyan Toprakları’1 isimli Muş’un bir ilçesi Varto’yu merkez alan kitabında Christopher de Bellaigue kitabının bir yerinde dikkatimizi Surp Garabet Manastırı’nı ziyarete gelen Ermeni turistlerin başrolde olduğu bir kareye çeker. Bu karede aynı anda manastır bölgesinde eli silahlı Türk askerleri, meraklı Kürt köylüleri ve ABD’den gelen Ermeni ziyaretçiler bulunmaktaydı. De Bellaigue’a göre eli silahlı asker buranın öteden beri devlete ait olduğunu düşünmekteydi. Aynı sırada burada mukim Kürt köylüsü ise buranın öteden beri Kürt atalarına ait olduğunu düşünür. Ermeni turistler ise buranın ezelden beri kadim Ermenistan toprağı olduğunu düşünmekteydi. Soykırıma tâbi tutulmuş kentlerin tarihini yazmanın ekstra bir maliyetinin de her şeyi mülkiyet penceresinden gören tarafların iddialarıyla boğuşmak olduğu bu kare yeterince net gösterir.

 

Resmi Kürt tarihi

 

Konumuz Muş ve Bitlis kentleri olduğu için kent üzerinde mülkiyet hakkı iddia eden taraflarından biri olan Kürt tarafının tutunduğu tarihi tutuma -ki bu aslında resmi Kürt tarihinin kurucu tutumlarından biridir- bakmak gerekebilir. 1918’de Jin dergisinin 6. sayısında ‘Kürdistan’daki Kent Sakinleri Kürt müdür?’2 isimli bir yazı neşredilmişti örneğin. Yazı yazıldığında her iki kentteki Ermeni sakinlerinin çoğunun hayvan barınaklarında diri diri yakılmasının dumanları hâlâ tütüyordu. ‘Kurdiye Bitlisi’ müstear ismiyle yazan yazar, Harun Reşit zamanına kadar Anadolu’da ve tabii bu arada Bitlis’te Türklerin esamesinin bile okunmadığını yazarken, 1918’de bile tek bir Türk köyünün olmadığını dile getirmekteydi. Peki ya az önce soykırıma maruz bırakılan Ermeniler? Yazarın Bitlis’in tarihini anlatırken cümlede tek bir Ermeni kelimesi bile geçirmemesinin bir anlamı olmalı. Yazı esasen Türkçü asimilasyonistlere bir yanıt niteliği taşısa da finaldeki “Bitlis kenti tümüyle Kürttür ve diğer kentlerde de aynı durum kesinlikle bir olgudur” demesi tipik ‘tek ulus- tek kent’ tarihçisinin söylemi. Belli ki soykırıma uğramış bir kentin tarihi yazılırken her şeyden önce ince bir kadastro faaliyeti icra edilerek kurucu halk inkar edilip yeni bir siyasi tarih anlatısı yazılmalı. Bu kuralın soykırıma uğramış bütün kentlerin ortak yazgısı olduğu ortada. Yalnızca resmi Kürt tarihi değil o sıralarda Türkçülüğün esaslarını yazan ideologlar da Bitlis’i kadim Türk şehri olarak ele alıp diğer halkları yok saymak üzerinden siyasal bir kadastro faaliyeti yürütmekteydi.

 

Tüm bu örnekler soykırıma uğramış bir kentin tarihinin yazımının ne kadar da zor bir iş olduğunu gösterir bize. Bir başka deyişle bilhassa soykırıma uğramış bir Kentin tarihi anlatılırken tarihçiden beklenen yalnızca kentin düz tarihini anlatması değildir. Zira bir kent sadece orada yaşayanların kılıçtan geçirilmesiyle soykırıma tutulmaz. Bir kentin soykırımı, soykırımın spesifik bir biçimi olup yalnızca kente damgasını vuran halkı değil bir bütün olarak bu halkı simgeleyen bütün üretimlerin talan edilmesidir. Bu nedenle soykırıma uğramış kenti çalışan tarihçi yalnızca halkın peşine düşmemeli, bir halkın talan edilen, yok edilen kadim üretimlerinin de peşine düşmeli.

 

Aras Yayınları’ndan çıkan ve editörlüğünü Richard G. Hovannıssıan’ın yaptığı çalışma aslında bildiğimiz kent tarihçiliğinin sınırlarının dışına çıkan kıymetli bir çalışma. Kitaba katkı sunan yazarların hepsinin kendi alanlarında yetkin şahsiyetler olması sayesinde bu çalışma değişik disiplinlere temas ederek ilerliyor. İki şehrin tarihi eserlerinin geçmişi, mimarisi, antik dönemde oynadığı roller, buradaki iktidar mücadeleleri iki şehrin bildiğimiz tarihine kesinlikle ciddi katkı yapacak bir perspektife sahip. Bazı yazarlar mülkiyetçi-özcü bir tarih anlatısına kısmen bulaşarak “öz be öz Ermeni olan bu bölgenin, Ermeni halkının uzun ve karmaşık tarihindeki merkezi rolünün kabul edilmesini”3 teklif ederken, bu teklifin soykırıma uğratılması yetmezmiş gibi bir de üstüne bütünüyle inkâr edilen bir halkın çığlığı olarak okumak daha doğru olabilir. Ne var ki esas çoğunluğu oluşturan yazarlar bir kadastro tarihçiliğinin ötesine geçerek gerçek anlamda burada yaşayan halkın tarihine mercek tutuyor.

 

Muş’un önemi

 

Bitlis ve Muş kentini birazcık bilenler buradaki Ermeni mimarisine özellikle de dini kurumlarda kullanılan benzersiz mimariye aşinadır. Bunun yanı sıra Muş’un, Ermenilerin dinsel tarihi için önemli bir yere sahip olduğunu da kitaptan görebiliyoruz. Kitapta ortaya konan kanıtlara bakılırsa Muş, bölgenin ilk Hıristiyanlık merkezine ev sahipliği yapacak kadar mühim bir yer.  Bitlis’in ise özellikle ortaçağdan sonra Ermeni kültürel rönesansına ne şekilde yataklık ettiğini öğrenmek hayli ilginç. Hele Daron’lu Maşdot’un Ermeni alfabesinin inşasında çektiği çilenin benzerini Kürtler için alfabe yazımına yönelip Malatya dağlarına tırmanan Celadet Ali Bedirhan ile karşılaştırabiliriz. Yine Derik’te bulunan tapınağın antik dönemin en önemli tapınağı olduğunu ve Mesrob Maşdot’un burada doğması buraların zengin bir tarihi mirasa sahip olduğunu göstermekte. Fakat Muş ile ilgili tarih kitabı okurken insanın gözü ister istemez sadece ermeni halkı için değil Kürtler için de çırpınan ‘Muş Kartalı’nın mümessili Hrimyan Hayrig’e dair bir makale de arıyor. Bir önemli eksiklik de 1915’te bu iki kentin kıyameti ile ilgili. Bu trajediye yalnızca bir makalenin ayrılması 1915’te Muş ve Bitlis’teki Ermenilere tam olarak ne oldu sorusunun cevabını tam olarak karşılamıyor. 1915’i anlatılırken yalnızca devletin resmi sorumlularının üzerinden konunun anlatılması resmin bütününü görmemizi engelliyor. Fakat yine de bu iki kentin halkının kıstırıldığı kapandan çıkmaya çalışırken ayak üstü yapılan siyasi hataların, stratejik yetmezliklerin altının çizilmesi kitabın ilgi çekici taraflarından biri. Bilhassa Rupen ve Papazyan’ın süreci yönetmedeki başarısızlığının, bu iki önder kişi ile birlikte yalnızca 32 kişinin Kafkasya’ya ulaşıldığı notu ile verilmesi bilhassa şimdiki (Kürt) siyasetçiler için öğretici. Bu kitabı ilginç kılan bir başka mühim mevzu ise Ermeniler üzerinden gelişen Hıristiyanlığın Zerdüştilerle yaşadığı gerilime dair ipuçları vermesi. Hıristiyanlıkla tanışan Ermeni yöneticilerin Muş’ta bulunan bir takım Zerdüşt mabetlerini yıktırması ilginç bilgilerden biri.5 Fakat genelde Zerdüştî ilahiyata mesafeli yaklaşan Ermenilerin tutumunu düşündüğümüzde burada Zerdüştî inanışa mensup kişilerin kim olduğuna dair ketum davranılması ayrıca dikkat çekici.

 

Müşterek tarih

 

Esasen bu kitabı cazip kılan şey kente kimin sahip olması gerektiği veya kentin esas sahiplerinin kim olduğu meselesi değil. Kente damgasını vuran halkların buradaki müşterek tarihine bakmak öncelikli mesele olmalı. Kürtler ile Ermenilerin 19. yüzyıl öncesindeki gerilimli de olsa melez yaşam alanlarını görmek öğretici bir deneyim. Bilhassa Kürt emirliklerin bu iki kentte Ermenilerin dinî cemaatlerini koruyup kurumlarını inşa etmede müşfik davranışları 19. yüzyıl türbülansını düşündüğümüzde neredeyse sürreel bir davranış kipi. Bu manada ana hatlarıyla kitap kentin tarihi konusunda objektif olmaya açık bir seyir izlemekte. Tarihi Kürt yönetimlerinin yerel Ermenilere özellikle sıkıntı vermediği tespiti bu zaviyeden. Belki de daha önemlisi genelde Osmanlı kiliselerine tanınmayan dini bir simge olarak Surp Garabed’in çanının çalınmasına izin verilmesi gibi idari pratikler iki halk arasında hiç değilse tahammül edilebilir bir yaşam marjında olsa bile bir hukukun olduğunu göstermekte.6

 

Son olarak Muş ile Bitlis’i birazcık tanıyanlar iki şehir mukimlerinin pastoral bir rekabet tonunda birbirlerine ‘eşek ve kurbağa’ üzerinden muzipçe sataştıklarını bilir. Kitapta Bağeş isminin etimolojisinin bir masal derlemesinin anlatısıyla verilmiş mesela. Buna göre soğuk bir kış günü bir eşek ahırından çıkmış ve hemen aşağıdaki vadide ölmüştü. Ertesi bahar karlar eridiğinde eşeğin donmuş bir halde hiç bozulmamış olarak bulunması yöreye bağ-eş (soğuk eşek) isminin verilmesine neden olduğu anlatılmakta.7 Ezcümle bu kitabı yalnızca Muş ve Bitlis tarihini merak edenler değil bir zamanlar birlikte yaşam sürdüğümüz insanların tarihini ve bilhassa bu ‘melezliğin tarihi’ni bilmek isteyenler okumalı.

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.