Parşömen’in 7 yıldır sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların edebiyat tarihimiz açısından önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. 2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, yayın emekçilerine, şairlere, çevirmenlere ve akademisyenlere yönelttik sorularımızı.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.
2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı, Lucia Berlin, Siren Yayınları, Çeviren: Aylin Ölçer.
Bu öyküler gerçek bir keşif. Sadece Türkiye okurları için değil, dünya için de. Kitabın adına bakarak tek konulu sanılabilir; değil (sadece bir öykünün adı o.) Yazarın adına bakarak Alman sanılabilir, ABD’li; başka diyarlarda da yaşamış, başka dillere girip çıkmış ve ancak ölümünden on bir yıl sonra geniş bir okur kitlesine ulaşabilmiş. Bu çağda onca zaman “sır” olarak kalabilmenin birkaç nedeni olsa gerek. Hayatın değişik çamur katmanlarına dalıp çıkması, farklı kocalardan üç erkek çocuğu büyütmek için akla gelen/gelmeyen bir dolu işte çalışması, üne kavuşma hırsının sıfıra yakınlığı… Ve… muhtemelen “hayatın bu pencerelerini edebiyatta erkekler (Burroughs’dan Herbert Selby Junior’a) aralar, kadınlar bunlardan ne anlar” önyargısı. Lucia Berlin, sancılı olanı hem didikleyici bir dikkat hem hafiflikle, özacımaya, ağlaklığa düşmemeyi haysiyet meselesi kadar bir yazı disiplini ve üsluba dönüştürerek yazıyor. Cins bir kadından cins bir edebiyat.
Bi’ Âlem Gigo, Zahrad, Aras Yayıncılık, Ermeniceden çeviren: Ohannes Şaşkal.
1924 İstanbul Nişantaşı doğumlu, 1947’den itibaren yayımlanmış şiirleri yirmi iki dile çevrilmiş bir şairi işte böyle tesadüfen keşfedebiliyorsunuz bazen. Nefis bir kitap formatı; hem kapağı hem iç sayfalarındaki pek beğendiğim renkli desenler de onun… Niçin bir sergide kamuya gösterilmesinler? Hatta şiirleriyle birlikte. Ah o “Sıfır!” Özgün sesi yumuşatıp süslememe, modern tınısını muhafaza etme çabası alkışlanası Türkçe çevirinin. Ki Ohannes Şaşkal’a ait, aydınlatıcı giriş yazısı da: “Gülünç ve acıklı halleriyle Zahrad’ın şiirlerinde beliren ‘Gigo’ figürü –elbette etnik kimliğinden bağımsız olarak da düşünülebilir– genel hatlarıyla toplum dışına itilmiş bir insan, başına buyruk bir avare, bir öteki, belki de bir tutunamayan…”
Şimdi de aynı şairin İyi Şeyler Yayıncılık’tan 1993’te çıkmış (2. Baskı 2000’de) Yağ Damlası’nında peşine düşmeli…

İlan Pappé’nin (İsrailli Yeni Tarihçilerden, Haïfa üniversitesiyle bağı sonlandırıldıktan sonra bugün İngiltere’de yaşıyor, hocalığını Exeter üniversitesi ve European Centre for Palestine Studies’de sürdürüyor.) Filistin’de Etnik Temizlik kitabının 2023’te Fransa’dan yeni baskısını getirtip Fransızca çevirisinden (özgün dili İngilizce) okumuştum, Yankı Deniz Tan’ın Türkçesiyle aynı yıl İstanbul’da da yayımlandığını nispeten yeni öğrendim.
Farklı renklerdeki ispirto kalemlerle çizdiğim bölümler etrafında vkanetti.wordpress.com’daki bir kadının muhasebe defteri 100 ve 101.’sini yazdım, 2025’te.
Çiğdem Mater’in @freecigdemmater hesabında yayımlanan (“yayımlanan” diyorum; bir metnin yegâne zemini kağıt olmak zorunda değil artık, öyle değil mi?) yazılarının tümünü sektirmeden okuyorum. Dijital zeminle gelen artı heyecan: bir yazarın gözünüzün önünde adım adım şekillenmesi, öz sesini bulup yaratması, ayağa kalkması, tüm hızını alması… Hapishanede kettle’da pişirilen yemeklerin tarifiyle başlayan metinler, Çiğdem Mater’in Bakırköy’deki kapalı alanda gözlemlediği her şeyden, yutarcasına okuduğu kitaplardan başlayarak hapishane koşullarına, dünyaya, kendisine, edebiyata, tarihe, düne, yarına doğru kanat çırpıyor. Tefrikanın yeni bölümlerini 2026’da artık dışarıda yazması gerekmiyor mu?
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
İstanbul Kitap Fuarı’nın Tepebaşı’ndan hunharca sürülmesinden yıllar sonra, 2018’den itibaren Şişhane’nin göbeğinde canlı bir okur-yazar alanı yaratan Kıraathane’nin (namı diğer İstanbul Edebiyat Evi) yedi yıllık bir faaliyet ardından kapılarını kapatmak zorunda kalması. Neredeyse 16 milyon nüfuslu bir metropolde önemli bir kültürel hezimettir bu. Bağımsız bir Edebiyat Evi, fiziki mekânıyla bir buluşma yeri olarak maalesef korunamadı, koruyamadık (dijitalde K24 olarak yazı faaliyeti devam ediyor). Bağımsız teşebbüslerin yalnızlığını, kırılganlığını apaçık sergilemesi açısından çok önemli. Parşömen’in de iyi bildiği, içeriden yaşadığı konu bu.
Yukarıda söz ettiğim Zahrad’ın Bi’ Âlem Gigo kitabını da, Lîs’ten çıkan, muazzam bir titizlikle hazırlanmış iki dilli (Türkçe-Kurdî) Mehmet Çetin’in Pûşpera Gêlazan / Kirazların Haziranı (Lâl Laleş ve Kawa Nemir’in çevisiriyle) şiir kitabını da Kıraathane Kitap Şenliği’nde keşfetmiştim. Ve daha nicelerini… Bunlar metropolün orta yerinde herkesin kolayca, trafikte koskoca gününü kaybedip Bulgaristan sınırına varmadan karşısına çıkması gereken hoş tesadüfler. Bu tür sürprizleri kentteki mevcut kitapçılardan beklemek hayal elbette. Vitrinlere, öne çıkarılan raflara bakın; her şey ortada. En büyük kitapçılarda dahi şiir bölümü en arkada; iki elin parmak sayısını zor geçen kitaplarla…
Öte yandan, 2025’te İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’na karşı sosyal medyada en sert infiali de gördük. Okur yazarların yanı sıra birçok yayınevi fuarı boykotu yüksek sesle dillendirdi. Bu önemliydi, zira Türkiye’de nicedir sektöre yön verenler yayıncılar. Bugün “artık gitmiyoruz kent dışındaki fuara” diyenlerin birçoğu, bu fuara yıllarca katılmıştı. Demek ki artık aralarında bir bölünme, (Zenginler/Fakirler) şeklinde bir ayrışma söz konusu. Oysa bizler, yani okur yazarlar, çok uzun yıllardan beri o alarm zillerini çalıp durduk; onlar da sağırları oynadı.
Dijitalleşmenin yazarlar ve okurların hayatındaki yeri, etkisi, sadece götürüleri değil getirileri üzerine de henüz Türkiye’de hakiki bir tartışmanın pencereleri açılmış değil. Niçin? Çünkü yayınevleri dijitali kendilerine rakip, hatta düşman görüyorlar! Ne kadar yanlış. Dijitalle ufkumuzu ne ölçüde açabiliriz diye bir anlayışın zerresi dahi yok henüz. Yayıncılar bu hayati kültürel tartışmayı örtmeye, engellemeye çalışırken, buna karşılık Yapay Zekâ’yı hemen gündemlerine aldılar. Onu, masraflarını çok büyük ölçüde azaltacak bir nimet saydıklarından olsa gerek.
Yavuz Ekinci’nin 2014 tarihli romanı Rüyası Bölünenler’e on yıl sonra açılan dava, bu davayla roman karakterlerine aramızda dolaşan yurttaş muamelesi yapılmak istenmesi, kitabın 2023’te toplatılması, davanın istinaf mahkemesinden geri dönmesi, bütün bunlar çok vahimdi. Yavuz bu duruşmalarda hiç yalnız bırakılmadı, yazarlar yanında oldu. Beraat gelmesi gerekirken, Kasım 2025’te dava zaman aşımı gerekçesiyle düştü.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Tüm yukarıda saydıklarım…