Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan

Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan
Virgül Dergisi
Behçet Çelik
01.01.2009

William Saroyan’la ilgili Türkçe kaynaklarda, ailesinin Bitlis’ten ABD’ye göç ettiği, kendisinin 1964’te Türkiye’ye geldiği çoğunlukla belirtilir, ama Türkiye seyahati sonrası “Bitlis” isminde bir oyun yazdığı pek bilinmez. Bunu Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan adlı derlemeyle öğreniyoruz – kitapta bu oyunun metni de yer alıyor. Saroyan’ın Türkiye gezisinden on bir yıl sonra, 1975’te kaleme aldığı “Bitlis”, yazarın ölümünden beş yıl sonra, 1986’da yayımlanmış. (“Bitlis”, ed. Dickran Kouymjian, Armenian Triology [Ermeni Üçlemesi], California State UP)

 

Türkiye seyahati Saroyan’ı çok etkilemiş, özellikle de Bitlis kısmı. Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan da esas itibariyle bu seyahat hakkında. Kitapta Garig Basmadjian’ın “Saroyan’la Samimi Bir Sohbet” başlıklı söyleşisi, Ara Güler’in “Bir Yaratıcı Amerikalımı Kaybettim” ve Dickran Kouymjian’ın “Bugün Saroyan’ı Kimler Okuyor?” başlıklı yazıları dışındakiler ağırlıklı olarak Bitlis seyahati hakkında. Adı geçen yazılar Bitlis seyahati hakkında değiller, ama sürgün duygusunun ve geri dönüş özleminin izleri bunlarda da mevcut.

 

Aras Yayıncılığın William Saroyan Dizisinin editörü Aziz Gökdemir, “Bir Gezinin Prizmasından William Saroyan” başlıklı yazısında, sürgün edebiyatıyla dönüş arasındaki ilişkiyi şöyle anlatıyor:

Sürgün edebiyatında ‘dönüş’ teması geniş kapsamlı bir alt başlık oluşturur. Kimliğinde yerinden edilmişlik önemli bir yer tutan ve bin yılı aşkın gelişmiş bir yazma geleneğine sahip Ermeni ulusunun edebiyatında da bunu görmek, dolayısıyla, sürpriz değil. Kopulan, koparılan toprağa bir kez olsun yeniden ayak basmanın amacı hasret gidermekle sınırlı kalmıyor; bireysel düzeyde kalsa da bir yeniden sahiplenme, sürgün cezasının bir anlamda temyizi söz konusu. Sonuçta değişen bir şey olmuyor elbette, ama o değişmezliğin içinde (ya bizzat giderek, ya da masa başında düşleyerek) yaşanan gezinin kısa süreli fırtınası, zengin bir edebiyatı ateşleyebilecek güçte kıvılcımlar yaratabiliyor.

 

Sürgün duygusunu, kopmayı, koparılmayı pek çok Saroyan hikâyesinde görürüz, ne var ki Saroyan’ın hikayeleri genellikle 1929 Büyük Buhranıyla ilişkilendirilmiştir. 2008’i Saroyan yılı ilan eden UNESCO’nun internet sitesinde de vurgu benzer biçimde Büyük Buhrana yapılmış:
Onun öyküleri zorluklar ve denemelerle geçen Büyük Bunalım zamanlarında iyimserliği öne çıkarıyordu. Bazı eserlerinde kendi tecrübelerinden yola çıksa da, onun biyografik gerçeklere yaklaşımı şiirsel olarak nitelenebilir; dolayısıyla birçok oyun ve kısa öyküsü Ermeni göçmenlerin çocuğu olarak yoksunluklar içinde büyümekle ilgilidir.

 

Evet, son cümlede Ermeni göçmenlerden söz ediliyor, ama bu cümlede sözü edilen göçmenlik, yüzyılın başlarında ABD’ye göç eden İtalyanların göçmenliklerinden çok da farkı olmayan bir göçmenlik gibi duruyor. Geldikleri yerde kimsenin kalmaması ve dönüşün imkânsızlığı düşünüldüğünde çok farklı göçmenlik/sürgünlük halleri olduğu görülecektir oysa. Saroyan’ın edebiyatı içerisinde Ermenilik ve Ermeni göçü gibi konular, Büyük Buhranın neden olduğu yoksulluk ve yoksunluklarla iç içe geçmiştir, hatta daha öndedir. Adıyla sanıyla söz etmese de, yuva özlemi, sürgünlük vb konulardaki hikâyelerinde bunlardan yola çıktığı, bunları ima ettiği sezilir. Özellikle yaşlı hikâye kahramanlarının duruşlarına, sözlerine, susuşlarına sinmiş yoğun bir acı dikkat çeker.

 

Bununla birlikte, etnik bir yazar olarak algılanmaması gerekir Saroyan’ın. Onun eserlerindeki sürgünlük hissi belki özel bir durumdan yola çıkılarak ele alınmıştır, ama insanlığın genel durumlarına, bütün insanlan etkileyen temel çelişkilere, trajedilere dair de anlamlar taşır. (UNESCO’nun 2008’i Saroyan yılı ilan etmesindeki amaç da Saroyan’ın eserlerinin evrensel niteliğini anımsatmak olmalı.) Ne var ki her zaman böyle algılanmıyor. Dickran Kouymjian esefle şu saptamayı yapıyor:

Şimdilerde Saroyan Amerikan lise ve üniversitelerinde pek okutulmuyor. Amerikan edebiyatı uzmanlarının Saroyan okuma şansı hiç yoktur ya da yok denecek kadar azdır, zira müfredata dahil edilmemiştir. Hatta memleketi Fresno’da bulunan Kaliforniya State Üniversitesi’nin İngilizce Bölümü’nün programında dahi yer almaz. Birkaç İngilizce öğrencisinin rağbet etmiş olduğu Ermeni Çalışmaları programına sürgün edilmiştir.

 

Kouymjian’m 1997’de yaptığı konuşmadaki durum aradan geçen on senede değişti mi, ABD’deki yayın dünyasında, edebiyat ortamında Saroyan’ın bugünkü yeri “Ermeni Çahşmaları”nın ötesine geçmiş midir, bilmiyorum. Kouymjian’ın yazısının benim için en şaşırtıcı yanı, Saroyan’ın Beat Kuşağı ile ilişkilendirmesi oldu. Kouymjian’ın yazısından, Saroyan’ın Kerouac üzerindeki üsluba dair etkisinin bir konferanstaki üç ayrı sunuma konu olduğunu, Bukowski’nin Saroyan’a saygı duyduğunu ve Ferlinghetti’nin İngilizce okuduğu ilk kitabın bir Saroyan kitabı olduğunu öğreniyoruz. Başta şaşırtıcı geliyor kulağa, ama Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan’da yer alan anı ve söyleşileri göz önünde bulundurunca, Saroyan’ın hayat, toplum, edebiyat eleştirmenleri vs karşısındaki tutumunun Beat kuşağını öncelediğini düşünmek çok mümkün görünüyor. Özellikle de Kouymjian’ın “hayal gücü” ile “biçim” arasındaki ilişkiye dair saptamasını okuduktan sonra:
Saroyan’ın belli bir biçime sahip olmadığı için eleştirilen eserlerinde, aslında hayal gücünün kendisinin biçim olarak kullanıldığını görmek hâlâ birçok eleştirmenin anlamakta güçlük çektiği bir konudur. Saroyan’a ilişkin yakın tarihli yeniden değerlendirmeler, onun coşkulu bir yazar olduğu kadar coşkulu bir oyuncu olduğunu da ortaya çıkarmıştır. Yazı yazmak onun için günlük prova gerektiren, kendiliğinden bir yaratan eylemidir.

 

Yeniden “Bitlis” adlı kısa oyuna dönersek: Oyundan ziyade Bitlis seyahatinden birkaç anın sahneye konması gibidir eser. Karakterler, Ermeni-Amerikan bir yazar olan Bill Saroyan, İstanbullu Ermeni bir yolcu olan Ara, İstanbul’da çıkan günlük Ermeni gazetesi Marmara’nın editörü Bedros ile Bitlis’te restoran sahibi bir Türk olan Ahmet olarak sıralanmıştır. Saroyan’a Anadolu seyahatinde gerçekten de Bedros Zobyan ile Ara Altunyan eşlik etmiş. “Bitlis”teki diyaloglar, seyahatin bir özeti gibi; oyunu okuduğumuzda, yaşananların yanı sıra, Bill Saroyan’ın bu seyahatte neler hissettiğini de öğreniyoruz. “Bitlis”te anlatılanlar Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan’da yer alan öbür anlatılarla – Fikret Otyam’ın seyahatin ardından Cumhuriyet’te yayımlanan yazı dizisiyle ve Bedros Zobyan’ın gezi notlarıyla – hayli örtüşüyor. Resmi törenler sırasında yetkililerin, sokaklarda da Bitlislilerin gösterdikleri ilgi; Saroyanların evi diye gösterilen yıkıntının gerçek evi olup olmadığı konusunda Saroyan’ın ikna olamaması ile Bitlis’in tek Ermenisinin ölmeden önce Ermenilerin yoğun yaşadıkları Beyrut’a gönderilmesi konusu… İlk bakışta bu seyahatin özetiymiş gibi görünen bu oyunu yazması on bir yıl sürmüş Saroyan’ın, daha doğrusu yazmak için güç bulması, kafasında kimi konulan netleştirmesi. Dickran Kouymjian, “Bitlis’ oyununda bazı sorunların çözüldüğünü, bazılarının askıda kaldığını; ancak bu oyun aracılığıyla Saroyan’ın, Bitlis’le ilgili iddiasını, dolayısıyla da Ermenilerin memleket iddiasını pekiştirip yeniden oluşturduğunu” belirtip ekliyor: “Bu bilinçli ve varoluşsal bir seçimdir.” Oyunun sonunda Ara’nın söyledikleri de tipik Saroyan cümleleridir;
Bitlis’ten ayrılan, Bitlis’e giden ya da Bitlis’ten uzaktaki evinde, bir odadan diğerine geçen bir Ermeni’nin neden üzgün olduğunu bilmek kimin umurunda ki… Ermenilerin üzülmek için coğrafyadan, coğrafi bir yere gitmekten ve bir yere varmaktan çok daha öte nedenleri var. Bu her halükârda beni üzüyor… ve bir şarkı söyleme isteği uyandırıyor. Gelin, birlikte, yediğimiz ekmeğin ve içtiğimiz şarabın şarkısını söyleyelim.

 

Oyun içerisinde farklı karakterlerin cümlelerinde simgeleşen iddialar arasındaki çelişkiler çözülmemiştir, ama bir başka çelişkinin ışığı düşmüştür evvelki çelişkilere. Üzülürken şarkı söyleme isteği… Yenen ekmekle içilen şarabın şarkısı… Sanırım, insana var olduğunu hissettirecek, onu üzüntülerinden uzaklaştırmayan, ama kederden hiçbir şey yapamaz halde çöküp kalmasına da müsaade etmeyen bir şarkıdır bu.

 

“Bitlis”in kahramanlarından Ara’nın “Ermenilerin memleket iddiası” hakkındaki çelişkileri gidermek üzere söylediklerindeki pathos’un benzerini, aynı konuda Hrant Dink’in birkaç sene önce söylediklerinde de hissetmiştik. “Evet, biz Ermenilerin bu topraklarda gözü var,” demişti Hrant Dink, “çünkü kökümüz burada, ama merak etmeyin; bu toprakları alıp gitmek için değil, bu toprakların gelip dibine girmek için.” Bu cümleler kulaklarımda, üzüldüğünde şarkı söylemek isteyen birinin şarkısı ya da meramını yüksek sesle ifade eden tipik bir Saroyan kahramanının cümleleri gibi çınlıyor.

 

Üzüntüyle yaşama sevincinin birbirine geçtiği pek çok Saroyan cümlesi arasından, Yaşamak Vakti’nin girişindeki şu cümleleri de anımsayabiriz:
Değerleri insan ve maddeye yükleme, çünkü bunlar ölümlü, eninde sonunda bu dünyadan göçecek şeylerdir. Her şeyin ışıldayan, bozulmamış bir yönü vardır, onu keşfet. Erdem, dünyanın rezilliği ve korkunçluğu karşısında hangi yürekte gizlenip kedere bürünmüş olursa olsun, ona güç ve cesaret ver. Aşikâr olan şeyleri boş ver; gören gözler ve müşfik kalpleri meşgul etmeye değmez onlar. Ne kimsenin astı ol, ne de kimsenin üstü. Unutma ki hiç kimse senden çok da farklı değildir. Ne sahipsiz suçlar senindir ne de kimsenin masumiyeti. (…) Ömrünce, yaşamın keyfini çıkarmaya bak ki, dünyanın ıstırap ve kederine tuz biber ekmektense, onun o sonsuz zevklerine ve gizemlerine gülümseyebilesin.

 

Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan’ın “Sunuş”unda Aziz Gökdemir, Aras Yayıncılığın William Saroyan Dizisinde daha önce yayımladıkları kitaplarda, “Saroyan’ın dünyasını okurlara tanıtma yükünü yazarın eserlerine yükldediklerini” belirtirken, Saroyan’ın “yazmakla yaşamayı akraba uğraşlar olarak görmekle ünlü” biri olduğunu vurguluyor. Gerçekten de, Saroyan’ın kitaplarını okuduğumuzda hayatını da merak ederiz. Derlemenin sonunda yer alan “William Saroyan’ın Eserleri” başlıklı listede de on tane anı ve özyaşamöyküsü bulunduğunu görüyoruz. Kim bilir, zamanla bunları da okuruz, ama bu deneme kitap bende esas olarak daha önce okuduğum Saroyan’ları yeniden okuma isteği uyandırdı. Hayatının bir parçasını birazcık tanıdıktan sonra yeniden okuduğumda kim bilir neler bulacağım bu kitaplarda? Özellikle Bitlis’ten nasıl söz ettiğini merak ettim hikâyelerinde. Bu soruya kısmi yanıtlar kitaptaki yazılarda mevcut, ama o hikâyelenin bütününü okumak daha başka olacaktır. (Kendi payıma, orijinal metni California State Üniversitesinin Berkeley kampüsündeki Saroyan arşivinde, 50 numaralı kutuda bekleyen “İstanbul Komedisi”ni de çok merak ettiğimi itiraf etmeliyim.)

 

Son olarak, Saroyan’ın 100. doğum yılı etkinlikleri çerçevesinde geçen ay Tophane’deki Tütün Deposunda “Fresno-Bitlis-Yerevan, Neresi Sıla, Neresi Gurbet” başlıklı bir de sergi açıldığını ekleyeyim. Ocak’ın 10’una kadar sürecek bu sergide, Ara Güler, Boğos Boğosyan, Bedros Zobyan ve Fikret Otyam’ın Saroyan’m Bitlis ve Yerevan’a yaptığı seyahatlerde çektikleri fotoğrafların yanı sıra, Karin Karakaşli ve Rober Koptaş’ın yazdığı “Pergelin Sabit Ucu Fresno”, “Bitlis’te Ocağım Tüter”, “Yerevan Diye Bir Ütopya” başlıklı metinler de yer alıyor. Mehmet Sinan Niyazioğlu’nun tasarladığı sergide, Saroyan kitaplarının farklı edisyonlarından örnekler de yer alıyor. Sergi süresince, tiyatro sanatçısı ve radyo programcısı Eraslan Sağlam’ın daha önce Açık Radyo’da okuduğu İnsanlık Komedisi’nin kaydını dinlemek de mümkün.

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.