Baba, Oğul ve Sürgün

Baba, Oğul ve Sürgün
Yeni Aktüel Dergisi
Ayşe Çavdar
17.04.2008

Vahe Berberian, “Baba ve Oğul Adına” adlı romanında kendilerini hasbelkader Hollywood’da bulan bir baba-oğlun öyküsünü anlatıyor.

 

Kendi ülkelerinden çeşitli nedenlerle sürülen insanların yaşamlarına dair hikâyeler okuduğumda elimde olmaksızın, acaba o sürgün olmasaydı hayatları nasıl olurdu diye düşünüyorum. Kalanların sürgünü örgütleyen ve olanlara göz yumarak işbirliği yapanların (ve elbette onların çocuklarının) bilinçlerinin yalnızca altında değil, sağında ve solunda biriktirdikleri suçluluk duygusunu iyileştirmek için ne denli çaba sarf ettiklerini tahayyül etmeye çalışmaksa daha da yorucu… Buradan çok fazla insan gitti, çok fazla sürgün, yerinden ediş ve göz yumuş birikti… Yazık ki, kimlik kavramı ve etrafında örgütlenen politikalar neo-liberal söylem tarafından iç edilerek gayrimeşrulaştırılmakta şu an… O yüzden Anadolu topraklarından önce Beyrut’a sürülen, oradaki iç savaştan kurtulmak için de Los Angeles’a göç etmek zorunda kalan bir aileden kalanlar hakkında konuşmak ya da düşünmek için belki de çok geç kaldık. Vahe Berberian, hasbelkader kendilerini Hollywood’da bulan bir baba-oğlun öyküsünü anlatıyor Baba ve Oğul Adına adlı romanında (Aras Yayıncılık). Kendi babasının öyküsünden de esinlenerek yazdığını söylediği kitabının önsözünde, yazdıklarının Türkçe’ye çevrilmesinden duyduğu mutluluğu şöyle ifade ediyor: “İlginçtir, bitiş veya yeni bir başlangıç hakkındaki bu kitap bireysel düzlemde bir tür son olarak da görülebilir, çünkü babam böyle bir kitabın gün gelip de Türkçe yayımlanacağını aklının ucundan bile geçirmezdi.” Burada, böylesi kitapların Türkçe yayımlanmasından rahatsızlık duyabilecek onca insan olduğunu düşününce, oradakiler yani dışarıdakilerle karşılaştırıldığında kalanların başetmek durumunda oldukları (ister ertelesinler, ister görmezden gelsinler) çok daha fazla başlık olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Adından da anlaşılacağı üzere Berberian romanında Hollywood’da küçük bir daireye 2 bin kadar Ermenice kitapla birlikte yerleşen bir baba ve oğulun öyküsünü anlatıyor. Baba, Sipan (Süphan) adını verdiği kitap dükkânından arta kalanların ardına gizlemiş kendini. Oğul, daha Beyrut’ta bir iç savaşın ortasındayken kurmaya başladığı oyuncu olma düşlerini, Ermenice öğretmenliğinden artan zamanda amatörce tiyatro yapmaya indirgemiş. Anne, Beyrut’ta bir sokağa düşen bir bombaya kurban verdiği oğlunun mezarını, şehrini, savaştan ve kaçıştan önceki yaşamını özleyerek ölüvermiş Hollywood’a gelişinin ikinci yılında. Bir de abla var kendisini olabildiğince normalleştirmeye ve bu şekilde aileden geriye kalanları ayakta tutmaya çalışan… Bu düzenek, gecenin bir vakti peşindeki kadın satıcısından kaçan 18’lik bir fahişenin kapıyı çalmasıyla bozuluveriyor. Anlatıcımız Hrayr, her ne kadar aksini yapması gerektiğini düşünse de kızı içeri alıyor. Kızın hafifliği, güzelliği, gençliği, dişiliği, boşluğu ve ABD’liliği evin havasını değiştiriyor evvela. Başlangıçta kızı evde istemeyen baba, zamanla onunla gelen yeni rüzgârı kabullenip tadını çıkarmaya bile başlıyor. Hrayr ise âşık oluyor. Yıllardır süren ilişkisini bitiriyor, kızı hayatında istemeyen arkadaşlarıyla arasına mesafe koyuyor, ablası ve eniştesiyle tartışmalara giriyor ve hatta kadın satıcısından dayak bile yiyor. Bütün bu olanları kendisine açıklarken babasıyla ve hem kızdan önce hem de sonra olanları hazırlayan zeminle hesaplaşıyor. Babayı ailede kaybedilen her şeyin acısını tek başına yüklenmek ve dünyayla iletişimini kesmekle, dahası okuduğu bütün o kitaplardaki hayatlarla ve edebiyatın genişliğiyle gündelik yaşam arasında bir bağıntı kuramamakla eleştiriyor. Çünkü bütün bunlar babanın, oğluyla gerçek anlamda bir iletişim kurmasının önündeki en temel engeller. Kendisinde eleştirdiği temel şey ise, anlık tepkiler vermek yerine, verilebilecek bütün tepkiler üzerinden itinayla geçtiği için gündelik yaşamın iniş çıkışları karşısında donup kalması. Arada bir mantıksız kararlar verip bile bile yanlış yaparak bir anlamda kendisini cezalandırıyor. Arka planda ise kocaman ABD’de küçücük bir cemaat olarak yaşamaya çalışan bir Ermeni topluluğu var. Herkesin birbirini yıllardır tanıdığı, ilişkilerin o en temel sürgün ve kimlik yaraları üzerinden kurulduğu, küçük, enerjisini belleğinden alan bir topluluk. Fakat bu çok temel bir çelişki yaratıyor: Hrayr’ın dahil olduğu tiyatro grubu Ermeni tarihine ilişkin mitolojik bir öyküyü sahnelerken, öğretmenlik yaptığı okuldaki öğrenciler ona babasının kitaplarını ya bir geri dönüşüm fabrikasına vermesini ya da yakmasını önerebiliyorlar. Yani var kalmak ve belleği diri tutmak için hayli çaba göstermek gerekiyor. Kızın varlığı pek çok yeni durum yaratırken, eskileri sorgulanabilir, en azından bir süre için bile olsa bertaraf edilebilir, sonra yeniden hatırlanmaları gerektiğinde ise şeklen de olsa esnetilebilir kılıyor. Ne var ki bu, o kadar kolay bir süreç değil. Hrayr kafasının içinde babasını evirip çeviriyor örneğin: “Tomarza’daki yuvalarını kaybettikten sonra Halep’te, daha sonra Beyrut’ta bir yuva yapmıştı ve her bir yuvayı yaparken eskisini anımsayarak Hollywood’a kadar gelmişti. Başlangıçta uzun süre, Hollywood’un kendisi gibi fanilerin, sıradan insanların bakışlarından uzak bir yere saklanmış olduğunu, kendisinin de diğer Ermeniler’le, Meksikalılar’la ve siyahlarla birlikte şehrin surlarının dışında kaldığını düşünüyordu. Fakat birkaç yıl sonra Hollywood’un çoktan çekilip bitirilmiş bir film olduğu kanaatine vardı. Yıldızlar çoktan evlerine dönmüşlerdi ve o geç kaldığı için, ancak sahnenin kaldırılmasına, dekorun sökülmesine şahit oluyordu. Ne Gary Cooper vardı ne de Greta Garbo. Oturma odasında yarı çıplak uzanmış on sekiz yaşında körpe bir orospu vardı sadece.”

 

Bu, sürgüne gönderilenin maruz kaldığı ve bir tür bulaşıcı hastalık gibi düşünebileceğimiz çürümeden payına düşeni imleyen bir sahne. Peki, sürgüne gönderenin payına düşen ve başkasından bulaşmayıp bizatihi kendi içinden başlayan çürümeyi nasıl tanımlamalı? Belki de çok erken henüz, bu çürümeyi tanımlamaya başlamadan önce onun iyice farkına varmalı. Aynanın karşısına geçmeli insan, kendini iyice bir gözden geçirmeli, koklamalı sonra, dokunmalı… Çürümenin farkına varılamıyorsa hâlâ korkmalı, çok korkmalı…

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.