Bizim Memleket

Bizim Memleket
Express
Maral Aktokmakyan / Rober Koptaş
23.04.2008

Lübnan doğumlusunuz, ancak ailenizin kökleri Anadolu’ya uzanıyor. Nasıl bir kültürel mirastı bu?

Babamın ailesi Eğin yöresinden, annemin tarafı ise Arapkirliydi. Çocukken babaannem koruyucu meleğimdi. Beni çok sever, şımartır ve her gün “bizim memleket”i anlatırdı. Benim için “bizim memleket”, suların şırıldadığı, bahçelerindeki ağaçların tatlı meyvelerle dolup taştığı, peynir-ekmeğini yerken parmaklarını da yediğin, masalsı bir yerdi. Benim neslimin ana-babaları yeni koşullara asla alışamadılar ve her ne kadar fiziksel olarak diasporada yaşasalar da, ruhları köklerindeydi. Dolayısyla ne annem ne de babam doğru düzgün Arapça öğrenmişti. Çocukken, büyükannem gizli bir şeyler söyleyeceği zaman Türkçe konuşurdu. Öyle ki bir süre sonra Türkçe anlamaya başlamıştım.

 

Lübnan’da Ermeni olmak ve daha sonra Lübnan’dan Amerika’ya göç etmiş bir Ermeni olmak nasıl bir duygu? Sizin de kitabınızın kahramanı Hrayr gibi “büyük bir getto içinde, kendi kişisel , küçük alt gettonuzda” yaşamanın zorluğunu hissettiğiniz oldu mu?

Lübnan’da yaşarken kendimi hiç Lübnanlı saymamıştım. Lübnanlı olduğumu Lübnan’dan göç ettikten sonra fark ettim. Bizim için Lübnan o kadar rahat bir yerdi ve Ermeniler sayıca o kadar çoktu ki, tüm hayatını Beyrut’ta geçirip tek kelime Arapça öğrenmeden yaşayabilirdin. Benim için Lübnan’dan ayrılmak çok zor oldu. Eğer savaş olmasaydı, benim neslimden kimsenin Lübnan’dan göç etmeyi düşüneceğini sanmıyorum. Tam da bu yüzden Los Angeles’a alışmak tam bir ıstıraptı. Ben ve arkadaşlarım Los Angeles’a yerleştikten on sene sonra dahi bir gün Lübnan’a döneceğimize emindik. Lübnan’daki iç savaşın 18 yıl sürebileceği aklımızın ucundan bile geçmemişti. 1970’li yılların ortalarında, Los Angeles’ta bu kadar Ermeni olmadığını düşünecek olursak, yetimler gibi birbirimize sokularak, eski, samimi çevremizi korumak istedik.

 

Amerika’da Lübnanlı Ermeni olma deneyimini nasıl yaşadınız?

Her azınlık gibi, biz de kimliğimizi kaybetmemek adına elimizden geleni yaptık. Bunun için de başlarda sınırlarımızı, açılırsak kayboluruz korkusuyla, olabildiğince dar tuttuk. Fakat Los Angeles bayağı farklı bir yer. Dünyanın en kozmopolit şehirlerinden biri. Burada ilk kez, dünyanın her yerinden gelmiş Ermenilerle de tanıştık ve yavaş yavaş birbirimize alıştık. Şüphesiz bu epey zaman aldı, ama bir noktadan sonra nereden geldiğinin değil, Ermeni olmanın önem kazandığı bir yere vardık. Bir sonraki adım Ermeni olmayanlara karşı yaşadığımız değişimdi. Kendimize güvenimiz o kadar yerine geldi ki, sonunda “yabancı”lara açılmaktan korkmamaya başladık.

 

Diasporanın içinde bulunduğu siyasi, kültürel ve sosyal durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

Genellikle kötümserimdir, dolayısıyla geleceği parlak görme yeteneğine pek sahip değilim. Bazen, bilhassa stand-up’larım için Ermenilerin yaşadığı şehirlere yolculuk ettiğimde, iyileşme umudu olmayan bir hastanın yatağının kenarına oturmuş, elini tutup moralini yükseltmeye çalıştığım hissine kapılıyorum. Çalışmalarımı takip eden çok sayıda gencin olduğunu biliyorum, bu çok cesaretlendirici, ama diasporada özellikle dilin gerilemesi kaçınılmaz bir gerçek ve bu bana çok acı geliyor.

 

Galiba, diasporadaki yaşam hakkındaki kötümserliğiniz salt dildeki gerilemeyle sınırlı değil…

Kültür ve sanat her yerde bir gerileme içinde galiba. Diasporadaki Ermeni gerçekliği de bu resmin ufak bir parçası gibi. Bana öyle geliyor ki, tüm varoluşumuz Ermeni soykırımının tanınması etrafında örülüyor ve bu takıntı, başka sorunların gündeme gelmesine engel oluyor. Öyle ki, bence bugün Türkiye hükümeti soykırımı tanısa, birdenbire bir vakum etkisi doğacak ve diaspora iradesinin önemli bir kısmının kaybedecek. Bir topluluğun varlığının devamının gelecek tasavvurlarıyla değil, doğrudan geçmişiyle bağlantılı olması hazin bir durum. Bunları dile getirmeme rağmen, kötümserlikle ümitsizliğin aynı olmadığını hatırlatmak isterim. Ben kötümserim, ama asla ümitsiz değilim.

 

Dünyanın çeşitli yerlerindeki Ermeniler arasında daha çok stand-up performanslarınızla tanınıyorsunuz. Ermeni kimliğinin çeşitli hallerinden mizah damıtmak sizin için genel olarak ne ifade ediyor?

Stand-up gösterilerim bana epey düşünme fırsatı tanıyor. Genellikle, bir gösteri hazırlığına giriştiğimde elimde üç saatlik konu oluyor. Daha sonra yavaş yavaş toparlayıp kısaltmaya başlıyorum. Mizahi olarak geliştiremediğim bölümleri çıkartıyorum. Üzerinde mutlaka durmak istediğim konular oluyor, fakat bunlarda gerekli incelikleri göremediğimde kullanmaktan vazgeçiyorum, zira stand-up’ın konferansa dönüşmesini istemem. Bu gösterilerin benim için ne ifade ettiğine gelince: Halklar, topluluklar arasındaki farklılıklar üzerinde durmaktan ziyade, benzerliklere odaklanmanın daha çok ilgi çektiğini söyleyebilirim.

 

Yazarlığın yanı sıra resim ve tiyatro gibi sanatlarla da ilgilendiğinizi biliyoruz. Kendinizi hangisine daha yakın hissediyorsunuz?

Benim hayatımda edebiyat, resim ve oyunculuk daima birlikte yürüdüğü için hiçbir zaman kesin bir tercih yapamadım. Zamanında müzikle de uğraşmışlığım var, ama asla iyi bir müzisyen olamayacağımı fark edip genç yaşta bu uğraşı bıraktım. Sanırım tiyatro uğraştığım alanlar içinde benim için en eğlenceli olanı, resim en çok iç tatmin sağlayanı, edebiyat ise en samimi olanı.

 

Edebiyatla samimiyet arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Tiyatroda eserin varacağı son nokta tüm oyuncu kadrosuna bağlı. Resimse çok dolaysız ve yapanın o anki ruh haline bağlı. Edebiyatta bu ikisinden farklı olarak, iç dünyanın tüm katmanlarını açmak ve kendini ifade etmek için tüm vaktini harcayabilirsin. Bir eser ne kadar hayalî olursa olsun, yazarın iç dünyasını görünür kılabilmeli.

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.