Gâvur Mahallesi

Gâvur Mahallesi
Varlık Dergisi
01.06.1992

“Kış günüydü kar, Diyarbakır’ın daracık küçelerini, sokaklarını iyice örtmüş, her tarafta beyaz derebeyliğini sürdürüyordu. Kar, Aziz Sarkis’in beyaz sakalı gibi, yol boyunca uzanıyor, sonra kilisenin avlusundan merdivenleri tırmanarak yüksekteki çan kulesinin tepesinden şehri kutsayan haçı kucaklayıp öpüyordu.”

 

Böyle başlıyor Margosyan Gâvur Mahallesi adlı öyküler derlemesine… Önce bir durup, ‘yanlış mı okudum acaba?’ diye düşünüyor insan. Biraz devam edince yanılmadığını anlıyor… Hayır efendim! Burası ne bir Güney İtalya köyü, ne de yoksul bir İspanyol kasabası. Ancak bu ilk cümleden başlayıp, kitap boyunca peşimizi bırakmayan Hıristiyan ‘tradition’u da ne arıyor Diyarbakır Ovası’nda…

 

Biraz daha okuyunca anlıyoruz bunu… Yalnız Hıristiyanca ritüeller değil, olağanüstü etkileyici bir ‘Anadolulu’ egzotizm kaplıyor ortalığı. Bu egzotizm, bildik Uzak Doğulu ya da Yakın Doğulu egzotizmlerden değil… Afyon ve tütün kokuları, loş ve oyuncaklı mekânlarda sarmıyor düş dünyanızı bu egzotizm buğday kokan, yarma kokan, yufka kokan, yanık türküleriyle, dostluk ezgileriyle Anadolulu bir egzotizm.

 

Türk Edebiyatında köy çok anlatıldı, ama böylesi bir etnik hamurla yoğrulmuş egzotizm bunlardan hiçbirinde yoktu. Abartmalardan uzak, cana yakın, samimi, otantik bir duygu dünyası yaratıyor Margosyan. ‘Elia Kazan da Kayserili’ydi, ama o Margosyan kadar sırrına vakıf olamamış Anadolu’nun hem de Anadolulu’nun diye düşünmeden edemiyor insan. ‘Haram sudan atladım / Mantin kuşak bağladım’ diyebilmek, Margosyan kadar iyi bilebilmek Anadolu’yu pek o kadar kolay değil diye düşünüyor insan. Bakın nasıl anlatmış:

 

“Kış geceleri babam şarap içerdi. Biz şarabı dükkânlardan şişeyle almazdık. Şarabı anam hazırlardı. Siyah, küçük taneli, şıralı üzümü, çıplak ayağıyla ezer, suyunu kocaman göbekli damacanaya doldurur ve kırk gün sayardı. Kırk gün sonra şarap içmeye hazırdı. Uzun kış geceleri misafirliğe gelenlere şarap ikram ederdik, ‘İçin, iyi için, bu şarap bir başkadır haa…’ derdi babam, şarap dolu koca bakır tası misafirlere uzatırken. Ve misafirler de bir güzel içerlerdi, kafayı çekerlerdi, naza çekmeden kendilerini… Sonra, nazı, tuzu kime ve niçin yapacaklardı?.. Babam, ‘Beri gel kömür gözlüm, ben adam yemem’ şarkısını söylediğinde, anam onun sarhoş olduğunu anlardı… Lusarar Asadur, yani Papaz Arsen’in yamağı, yardımcısı Asadur Dayı, tiz sesiyle, ‘Dere kenarında bir ev yapmışam, kerpicim tükenmiş naçar kalmışam’la devam ederdi. Türkçe’nin yanı sıra Kürtçe de söylerlerdi. Özellikle babamla aynı köyden olan Heredanlı Keya böyle yapar ve koyuverirdi sesini: “Vere yade, rebeno dino Kerecdaği, vala tu esmeri karakaşi. Hude murademıno bıke ser kanıka Erbadaşi…” Keya Dayı’nın şarkısını anlayamadınız değil mi? Oysa çok basit Karacadağlı, karakaşlı, esmer yar ile Erbedaş Çeşmesi’nde murada ermek istiyor, bunu da Tanrı’dan diliyor… Atmış yaşındaki Keya Dayı bu şarkıyı döktürdükten sonra, tastaki şarabı fondip ediyordu… Bir de hep bir ağızdan söylediklerinde, ‘Burası Muş’tur, yolu yokuştur, giden gelmiyor, acep ne iştir’ türküsü, nedendir bilinmez, sonunda gözyaşlarına karışırdı…”
Yaşar Kemal’in epik Anadolu anlatımıyla, Sait Faik’in cana yakın, samimi tarzının bir karışımını bulabilmek mümkün Margosyan’da. Aslen kendisi de edebiyat ve felsefe öğretmeni olan, ancak şu anda bu uğraşısını sürdürmeyen Margosyan’ın, bu tarzı, büyük bir itina ile oluşturduğunu hemen fark ediyoruz, ancak zaman zaman kendini iyice ‘azınlık edebiyatı’nın sınırlarına kapama arzusu da olmasa diyoruz!.. Çünkü bu sınırlara kapanma arzusu esere büyük bir merak uyandırıcı hava veriyorsa da neticede edebi kaygıların zaman zaman bir yana bırakılması, ya da istenmeden ihmal edilmesini getiriyor. Belki bunun da savunulabilir ya da faydalı bir yönü olabilir, ancak öykü adı altında ilerleyen tekstlerde ufak çapta da olsa bir kurgu kaygısı taşınmaması ve bir zamanın bir kentinin olduğu gibi betimlenmesi insanda bazı noktaların eksik kaldığı hissini yaratıyor. Bu kitabı okurken, belki yılların derinliklerinden kopup gelen, hoş duygular yaratan bir aile fotoğrafına ya da albümüne bakar gibi heyecanlandıran, göz yaşartan duygular yaşıyorsunuz ama edebiyatın da tamamı bu değil ki!.. Otantik mi, etnik mi, egzotik mi, yoksa azınlık edebiyatı mı, ya da aile fotoğrafı mı: Ne dersek diyelim, Gâvur Mahallesi çok zamandır kendimizi kaptırıp okumaya bırakabilmek için aradığımız, edebiyat mayası taşıyan kitaplardan biri.

 

Ancak Margosyan’ın bu konuya bakışı bizim düşünemeyeceğimiz kadar alçak gönüllüce bakınız nasıl bitiriyor kitabını: “Şimdi ‘adam olmak için’ geldiğim İstanbul’da, Kürtçe’yi de unuttum, körük çekmeyi de… Burada öğrendiğim yarım yamalak ana dilim Ermenice’yle de iki satır ‘adam olan…’ kendimden, üç satır da Ustam Haço’dan söz ettim…

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.