‘Kırlangıç’ın Kaybettikleri

‘Kırlangıç’ın Kaybettikleri
Radikal Gazetesi
Maral Aktokmakyan
07.03.2008

‘Babamın kitaplarının bekçisi artık benim listeliyorum ve yazıyorum. Babamın koleksiyonundan bir kitap eksilmek şöyle dursun, birikmiş kitaplarının üzerine bir yenisini daha ekliyorum işte. Yazarak.’

 

Bir baba, Lübnan’da bombalara kurban verilmiş bir oğul, tiyatroyla ilgilenen ve Ermenice öğretmenliği yapan ikinci oğul, babanın tarihini oluşturan Kayseri-Tomarza’dan Lübnan’a göç, Lübnan’dan Amerika’ya göç ve hepsinin kökünde, afallayan Ermeni kimliği… Vahe Berberyan’ın Baba ve Oğul Adına romanı köklere ve kimliğe dair yer yer güldüren ama çoğu zaman sorgulayan bir aile hikâyesi. Kurgu, dışarıdakinin veya ‘öteki’nin içeriye, kapalı olana, ‘ev’e girmesi ve hayatları sarsarak, darmaduman ederek ve geçmişin sayfalarını açarak sorgulamaya mecbur bırakan rolü üzerine temellendirilmiş.

 

Çağdaş felsefenin önde gelen isimlerinden Gilles Deleuze ve Felix Guattari’ye ait deterritorialisme terimi (Deleuze ve Parnet’nin Diyaloglar kitabını Türkçeye çeviren Ali Akay’ın önerdiği ‘yersizyurtsuzluk’ sözcüğünü kullanacağım) romandaki bireyin kimliği, tarihi, kökleriyle girdiği savaşım bağlamıyla yakından ilintilidir. Bu noktada, yerinden yurdundan olmak, gerek fikirsel, gerekse fiziksel olarak göçebelik kavramını inceler. Yerinden, kökünden kopma sadece ortak bir kimliği değil, kişinin, babanın toprağından uzaklaşmasıyla kimliğini sorgulaması anlamına da gelebilmektedir.

 

Romanın ortalarında hatırlanan bir şarkının dizeleri, (“Kırlangıç yuva yapar, yuva yapar ve şarkı söyler/ Yapıştırdığı her bir dalda önceki yuvasını hatırlar”) Deleuze ve Guattari’nin ortaya attıkları terimin karşımıza çıkan bir varyasyonudur. Babanın göçebe tarihi Hollywood’taki dairelerinde şaşmaz bir monotonlukta geçer, dışarı çıkacakmışçasına giyinmesi, evinde de kravatsız ve tıraşsız dolaşmaması sessiz bir agorafobik başkaldırıdır. Lübnan’daki kitabevinde bulunan tüm kitaplarıyla birlikte Hollywood’a göç etmekle kalmaz, evinde yaşamayı tercih eden baba, bitmek tükenmek bilmeyen kitaplarıyla evini surlar misali örerek gerçekle, dünyayla ilişkisini keser. Babanın gönüllü hapis durumunun aksine otuzlarında olan oğlunun amatör olarak tiyatroyla uğraşması ve Ermeni edebiyatı öğretmenliği yapması ilk bakışta dış dünyaya ve kimliğinin komplikasyonlarına karşı başarılı uyumu gibi görünebilir. Fakat, üçüncü şahsın, bir ‘öteki’nin evlerine girmesiyle sadece uyumun bir yanılsama olduğu gerçeğiyle karşılaşılmaz yersizyurtsuzluğun Ermeni kimliğindeki yeri de sorgulanmaya başlanır.

 

Akıl-beden ikilemi

Anlatıda kullanılan bir diğer metod olan ‘oyun içinde oyun’, baba ve oğulun yaşadığı göçebe varoluş hallerini sembolik anlamda özetler. Roman boyunca, Hrayr ve tiyatro grubunun sahneleme hazırlıklarıyla geçen tarihsel tiyatro oyununun merkezinde başı kesilen Ermeni kralı üzerinden akıl ve beden söylemi yürür. Hrayr ve babasının da yersizyurtsuz duruşlarının ardında akıl-beden ikilemi bulunmaktadır. Bedenleri Hollywood’ta Ermeni kalmaya çalışırken, akılları eski ‘yuva’larında, yurtlarındadır. Akılları, Der Zor’da gezinir, Lübnan’ı, bombalamalarda ölen büyük oğul/ağabey Hrant’ı hatırlar. Sık sık geri dönüşlerle okuyucuya verilen kendi göç tarihleri, veya başka bir deyişle ‘yersizyurtsuzluk tarihleri’ açığa çıktıkça baba ve oğulun var olma şekilleri de bambaşka anlamlar kazanırlar. Babanın, Lübnan’dan göç etme sebebi olan büyük oğlunu kaybetmesi, kişisel tarihinin ilk ‘yersizyurtsuz’ eylemini hareketten önce özünde, ruhunda, sözünde (logos) kendini gösterir, zira baba o günden sonra istisnasız her sabah yataktan kalkarken Tanrı’ya küfreder. Zamanla, Tanrı ile baba arasında bir diyaloğa veya anlatıcı Hrayr’ın da dediği gibi özel bir duaya dönüşür.

 

Oğulun yaşadığı akıl-beden ikilemi, dış dünyayla bağı sayesinde bir dereceye kadar engellenir. Fakat, öteki görünümdeki on sekiz yaşındaki Amerikalı bir fahişenin hayatına girmesiyle yanılsamalı dünyasında çatışmalar, sorgulamalar ve aykırılıklar baş gösterir. Zamanla evlerinde yaşamaya başlayan bu kıza âşık olan Hrayr, dış dünyayla bağının sert bir eleştirisini ‘kız’ olarak adlandırdıkları fahişe kızın kimliğiyle karşılaştırarak yapar: “Bizse, ben, Silva, Levon ve tiyatrodaki diğer arkadaşlar, değişen zamanın sınırları arasında kaybolmuş, büyük bir gettonun içinde, kişisel, küçük, şizofrenik bir alt getto oluşturmuş, Ermenice gazete okumaya çalışıp, Ermenice oyunlar sahneleyerek, hâlâ Jethro Tull’ımızı ve Pink Floyd’umuzu dinleyerek, arada sırada birkaç joint çekerek, saçlarımızı uzatıp Nikaragua’daki ya da El Salvador’daki devrimcilere umut bağlayarak daralan sınırlara karşı mücadele veriyorduk.”

 

Genel bağlamda, Hrayr’ın akıl-beden ikilemi uzatmalı Ermeni sevgilisi Silva ve Amerikalı fahişe üzerinden vücut bulur. Aklı ve bedeni tek bir kadında buluşturamaz çünkü her iki kadın da kendi kimliklerinin yersizyurtsuzudur deyim yerindeyse. Üstelik her iki kadın da Hrayr ve babasının yaşadığı sorgulamaya girişmezler bile.

 

Sadece bu iki kadın değil, Hrayr’ın etrafındaki tüm insanlar sorgulamak ve geçmişlerini hatırlamaktansa, uyum sağlamayı tercih etmişlerdir. Amerika’ya ilk yerleşen Hrayr’ın ablası ve eniştesi başarılı bir Amerikanlaşma hikâyesidir. Göç ettikleri topraklarda kurdukları aile düzeni ile sil baştan ve hemen hemen geçmişsiz yaşam biçimi, baba ve oğulunkine paralel olarak gözler önüne serilir: Her pazar eniştenin bahçesinde ailecek toplanılan mangallı yemekler, eniştenin benzin istasyonunda çalışarak istasyonlar zinciri kurmuş hali vakti iyi yeri ve buna rağmen evlerinde topu topu üç adet kitap bulunan bir aile olmaları baba ve oğlun varoluş şekilleriyle toptan çelişir. Durum Hrayr’ın öğretmenlik yaptığı Ermeni okulunda da farklı değildir. Okul müdürü, Amerikan esprilerini kendine uyarlayarak anlatan, çocukların Ermeniceye yabancılaşarak gittikçe uzaklaşmalarına karşı sadece biraz daha fazla espri yaparak etrafta dolaşan bir adamdır. Bir diğer hoca, lastiklerini okuldan bir çocuğun patlattığı şüphesine takılmaktan başka bir şey yapmayan tipik memur karakterini Amerika’da devam ettirir. Öte yandan, Hrayr’ın tiyatrodaki arkadaşları, çoğunlukla tiyatroyu bir hobi ve gelecekte evlenecekleri insanla tanışabilecekleri yer olarak görürler. Grup Öteki’ye o kadar kapalıdır ki, oyunculardan birinin çantası kaybolduğunda rahatlıkla Öteki kızdan şüphelenirler.

 

Bir baba-oğul hikâyesi

Hrayr’ın romanın başında kendini, tiyatrodan eski dostu Levon’un ‘alter ego’su olarak tanımlaması aslında yukarıda sayılan tüm karakterlerin Ermeniliklerinin de alter ego’su olarak görülebilir. Kıza kapıyı, bile bile, açabilecek sadece Hrayr’dır. Baba ve oğlun evini saran her bir kitap benliklerinin bir parçasıdır ve sadece Hrayr, dışarıdakine, kıza içeri gelmesine, her bir kitapla onları yüzleştirmesine izin verme cesaretini gösterir. Hikâye, Harutyun ve Hrayr Maronyanın hikâyesi olmaktan ziyade bir baba-oğul hikâyesidir. Bu hikâyenin içersinde hayatlarına giren ve sadece tanıştıkları anda getirmeyi başarır. Yersizyurtsuz ruhlara gelince, baba ölerek en kolay çözümü bulmuştur. Oğul Hrayr ise, parçalanmış, kökünden ayırılmış, travmatik kimliğine çözüm olarak, kendini geleneğin ve düzenin sembolü ‘baba’ kavramıyla içselleştirmekte bulur. Başka bir deyişle ‘baba’ olur ve hayatı boyunca babasının hayatını izole yaşamasını eleştirirken, artık tıpkı babası gibi yersizyurtsuzluğu bir an olsun unutamayacağı tek hayat şeklini babası gibi, kitaplar, defterler ve benzer rutinler adının Jamie olduğunu öğrendiğimiz kızdan hep ‘kız’ olarak bahsetmeleri kurguyu yersizyurtsuzluk bağlamında kavramlara dönüştürür. Kız, dişi olan öteki, baba ve oğulun hayatlarına girer. Zamanla tek tek hem babaya hem Hrayr’a sorgulama ve değişme imkânı tanırken hem de baba ve oğulu birbiriyle, ‘kendi yöntemiyle’ barıştırır. Fakat bu barışmanın bedeli öteki olan kız için mutlak ayrılıkla eşdeğerdir.

 

Her ikisinin bedenleriyle birlikte olan kız, bir anlamda baba ve oğulun yersiz yurtsuz bedenlerini bir araya geçirir. O yüzden yersizyurdsuzluğu ‘kök’üne kadar yaşamayı seçen biri olarak Silva’yla evlenme alternatifini, yeni bir ‘yuva’ kavramını reddeder. Hrayr’ın son cümlesi son kırlangıçın şarkısının sözleridir:

 

“Babamın kitaplarının bekçisi artık benim okuyorum, listeliyorum ve yazıyorum. Babamın koleksiyonundan bir kitap eksilmek şöyle dursun, mutfakta, her zaman oturduğu yerde, birikmiş kitaplarının üzerine bir yenisini daha ekliyorum işte. Yazarak.”

 

Kırlangıç, kaybettikleri, kökleri, geride bıraktığı her ‘yuva’ adına yazacaktır, hatırlayacaktır, unutmayacaktır yersiz yurtsuzluğunda var olacaktır.

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.