Saroyan’ın Aidiyetsizlik Memleketleri

Saroyan’ın Aidiyetsizlik Memleketleri
Radikal Gazetesi
Karin Karakaşlı
04.12.2008

Türkiye ile Ermenistan arasındaki temaslar karşılıkı sürerken, ‘Saroyan’ın 100. doğum yılı dolayısıyla yayınlanan Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan, iki komşu ülkenin bu temkinli yakınlaşma çabalarının ortasında, esas yürekli adımların nerede atılması gerektiğini gösterir nitelikte.

 

“Öncelikle ilişkilerimizin normalleşmesini, diplomatik ilişki kurulmasını, sınırlarımızın açılmasını bekliyoruz… İki ülke liderlerinin sorumluluğu üstleneceğini ve halklarımızın ve bölgemizin çıkarları için sıradışı kararlar alacağımızı düşünüyorum.”

 

Bu sözler, Ermenistan’ın Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) örgütünün dönem başkanlığını devralması vesilesiyle, Kasım sonunda İstanbul’a gelen Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbandyan tarafından sarf edilmişti. Siyasilerin temkinli, kapalı ve lastikli açıklamalarında çoğunlukla insanı heyecanlandıran bir ayrıntı olmaz ama ben Bakan’ın “sıradışı karar” sözüne takılmıştım çünkü bir sıfat eşliğinde ancak yeni yeni girişilen diyalog sürecinin nasıl da olağanüstü koşullara bağlı olduğunu açık yüreklilikle itiraf ediyordu. Komşuluklarını kapalı bir sınır üzerinden belirsiz bir geleceğe havale eden iki ülkenin elbette tarihi de aşması mümkün değil. Tarih, paylaşılan bir bugün üzerinden ele alınmayı gerektirir ne de olsa. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün dünya kupası elemeleri çerçevesinde iki ülkenin milli takımlarının 6 Eylül’de Yerevan’da oynadığı maç seyretmek üzere Ermenistan’a gitmesi ile başlayan temaslar iki bakanın “güçlü bir siyasi iradeyle görüşmelerin devam edeceğini duyurmasıyla” ilerleyişini sürdürüyor.

 

Siyasetin binbir güçlükle sıradışı kararlar noktasına gelebildiği ve her an olağan kararsızlıklarla eski tıkanmışlıklara teslim olabileceği noktalarda insan, koşulsuz çıkış noktasını nerede bulur? Bence hakikatin şaşmaz kayıt tutucusu edebiyatta. Saroyan’ın 100. doğum yılı dolayısıyla Aras Yayıncılık tarafından hazırlanan Amerika’dan Bitlis’e William Saroyan kitabı, iki komşu ülkenin bu temkinli yakınlaşma çabalarının ortasında, essas yürekli adımların nerede atılması gerektiğini gösterir nitelikte. Kitapta yer alan ve almayan sayısız fotoğrafın sahibi Ara Güler ile Boğos Boğosyan’ın katılımıyla 20 Aralık Cumartesi günü Tophane’de Tütün Deposu’nda açılacak Fresno, Bitlis, Yerevan: Neresi Sıla, Neresi Gurbet? başlıklı Saroyan sergisi ise kitabın ruhuna daha da bir nüfuz etmeyi sağlayacak.

 

Ve Fresno ve Bitlis ve Yerevan

İyi de çok mu lazım Saroyan’ın dünyasına nüfuz etmek? Bunun yanıtı da Saroyan’dan ne anladığınıza bağlı… Çokları için William Saroyan, yalın anlatımı ile iz bırakmış dünyaca ünlü ABD’li bir yazardır. Hikâye buradan başlar ve biter.

 

Yok eğer klişe tanımların kolaycılığına sığınmayacaksanız William Saroyan sizi hayretlere düşürecek denli tanıdıklaşır, Anadolu’nun ta kendisi olur. Şaşar kalırsınız. Meğer dünya vatandaşı diye bildiğiniz o koca adam, Bitlis-Fresno-Yerevan üçgeninde kendisine bir aidiyet arayan memleket zengini bir yersiz yurtsuz değil miymiş?..

 

Bitlisli Ermeni bir ailenin çocuğu olarak ailecek göç ettikleri Fresno’da dünyaya gelen Saroyan için Bitlis hayalindeki kayıp vatandı. “Bitlis’i çok çalıp söyledim ben. Çünkü insanlarımın dağlık şehridir o ve bir anlamda başlı başına bir ülkedir. Şöyle ki orada yaşayan Ermeniler, Kürtler ve Türkler, kendilerini hemşehrileriyle diğer şehirlerde yaşayan soydaşlarından çok daha yakın akraba olarak görmüşlerdir” dedi Tesadüfi Karşılaşmalar’da. Nihayet kendisini hazır hissedip de 1964’te Anadolu’yu ziyaret ettiğinde şehrin o günkü gerçekliği ile kendi hayalindeki Ermeni köyü birbirine karıştı. İlk kez o an, hayalinin tekabül ettiği bir gerçek olmadığını gördü. Ve o ödeşme anında bir karar verdi. Bu acıyı, büyükannesi Lusi’nin ekmek pişirdiği yerde hâlâ yerli yerinde duran ocağın imgesiyle şifalandırdı. Şimdi bir Kürt kadın pişiriyordu ekmekleri. Ocağın tütmesi hayatın sürmesiydi. Acısında gülümsedi. Uzun yıllar sonra Bitlis adlı oyununda neden eski evini satın alıp da oralara yerleşmediğini şöyle anlatacaktı: “Şehirde hiç Ermeni yok, ben burada sadece tuhaf bir yerli olurum. Otuz yıllık başarısının sonucunda yeteri kadar para kazanan Amerikalı Ermeni bir yazar, Bitlis’e gelerek ailesinin evlerini yeniden inşa ettirmeye karar veriyor. Büyükannesinin kardeşlerinin -kuzenlerinin değil- evini zengin Kürt işadamından alarak, daktilosuyla bu eve yerleşiyor. Tepelerde uzun yürüyüşlere çıkıyor ve artık orada yaşıyor. Delirmiş bir Ermeni…” Aklını tam da delirme eşiğine gelişlerini bile yazabilmesine borçlu olan Saroyan, hayatını Bitlis-Fresno-Yerevan adlı, hepsi bir diğerini de barındıran ve asla kendi gerçeklikleri içinde yaşanamayan anısal ve düşsel memleketlere dağıttı. Sabit mekân Fresno’da aidiyet kurmasını sağlayan, Eye Caddesi’ndeki Aras Kahvehanesi’nde Anadolu’yu yaşatan yaşlı Ermeni mültecilerdi. Genç gazete satıcısı William elindeki gazetelerden birini alıp inceleyerek geri veren bu insanlara niçin kızamadığını anlatırken, yaşından bağımsız ortak bir bilincin ilk işaretlerini veriyordu aslında: “Birinin bana etrafta dolanıp konuşulanlara kulak kabartmam için bahane vermesine memnun olurdum, çünkü böyle bir yerde biraraya gelmiş, birbirine bağırıp çağıran, gelen zarların isimlerini Türkçe yüksek sesle söyleyen, iskambil kâğıtlarını karıştıran, dağıtan ve hızla masanın üstüne vuran bu kalabalıkta beni çeken bir şey vardı, benim için çok değerli, varlığıma anlam ve önem katan bir şey. Hatta bu benim için bir çeşit kıymetli önemsizlikti, kendini bir milletin, bir bütünün, ortak bir hafızanın, mücadelenin ve yenilginin içine yerleştirmenin taşıdığı kıymetli hiçlik…”

 

O kıymetli hiçlik duygusunun peşinden yollandığı Yerevan da zamansız bir mekândı. Bitlis kaybedilmişse, Yerevan da hiç sahip olunmamış olandı. Atalarının izini süren, engebeli arazide bisikleti üzerinde çocuklaşan, derken eski bir Khaçkar önünde yüzü o oymalı taş gibi kuntlaşan Saroyan, burayı da hayatın denenmemiş olasılıklarını simgeleyen bir ütopya olarak yaşadı.

 

Bir kitap ve bir sergi aracılığıyla nüfuz edebileceğimiz Saroyan’ın dünyası işte tek bir adamın çelişkileri eşliğinde aynı toprakta birbirinin uzağı kılınmış herkesi buluşturmaya talip. Yaşayan ve Ölü kitabında anneannesinin dediklerine kulak verelim: “Kürtçe, ‘dedi anneannem’, kalbin dilidir. Türkçe, müziktir. Bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı, parlak. Bizim dilimiz, ‘diye bağırdı’, acının dilidir…”

 

Sonra da ekleyelim: Hepsi Anadolu’nun sesi olan bu diller en çok ve sadece birbirine seslenir. Aracısız duyulabildikleri, birbirlerine dokunabildikleri gün hiçbir siyasinin hiçbir sıradışı karar almasına da gerek kalmayacaktır. Saroyan’ın dünyası belki de en çok bir hayalin sıradanlaşması ihtimalini öğretir. Ve o ihtimal hepimize iyi gelir…

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.