Saroyan’ın Karanfil Kokulu Güncesi

Saroyan’ın Karanfil Kokulu Güncesi
E Dergisi
Oşin Çilingir
01.03.2002

Saroyan’ı büyük yazar yapan içtenliğidir. Tıpkı öykülerindeki gibi güncesinde de insanları aynı içtenlikle anlatıyor onların kaderlerini paylaşıyor, yazdığı her satırı sanki onlardan biriymişçesine ruhunda duyumsuyor, onlarla üzülüp onlarla seviniyor, onlarla kızıp onlarla gülüyor, onlarla içe kapanıp onlarla coşuyor, onlarla neşelenip onlarla ağlıyor, en önemlisi onlarla yüreğinin diliyle, ‘kuşdili’yle konuşuyor.

 

Saroyan’ın kendi anıyla anılan anlatı tekniğinin -Saroyanesque- gizini, güncelerinde aralıyor, o doyumsuz üslubunun kaynağına inebiliyoruz.Bu giz kısaca, okurun yazım sürecine ortak edilmesidir. Saroyan, gerçekten de bu zor işi beceriyor sanki okurlarıyla konuşuyor, yapıtının her aşamasında onların izlenimlerine başvuruyor, yazısını onlardan aldığı tepkilere göre biçimlendiriyor. Saroyan için ne okur salt bir okurdur ne de yapıtlarında anlattığı kahramanları… İnsanı ta yüreğinden yakalayan yapıtlarının gizini bu üçlünün -yazar, kahraman ve okur- yaşam beraberliğinde aramak gerekir.

 

Saroyan -sanki bir kır kahvesinde sohbet edercesine- okuru yanı başına oturtup anlatmayı seviyor. Yazarı, kahramanı ve okurunun aynı mekanda buluştuğu ve olay örgüsünün hep birlikte yaşandığı yapıtların yazarıdır o!.. Onu okurken insan, kitabın dışına çıktığını duyumsar. Salt bununla da kalmaz, aynı zamanda gerçeküstücü bir dünyaya girmişçesine büyülenir.

 

Okur, onun yazdıklarını içten ve masalsı buluyor ve okumaktan büyük keyif alıyor. Saroyan güncesinde yazdıklarıyla aynı duyarlılığı okurlarından bekler gibidir. Roller değişmiş, öyküyü anlatan okur, öyküsü anlatılan ise Sarayon’dır sanki!

 

Saroyan, Paris’te tuttuğu güncede yazdıklarıyla sanki peyzaj yapar gibidir. Fazla derinlere inmeden bu güzelim dünya kentini salt fırça vuruşlarıyla dıştan betimlemeye çalışır. Oysa doğup büyüdüğü Fresno’da tuttuğu güncede derin ve yoğundur. Paris’tekinin tersine Fresno’yu dıştan betimlemek yerine içe yönelir, ruh dünyasını cömertçe açar bizlere.

 

Saroyan, yaşama delicesine tutkundur. Susamış bir çocuğun kana kana su içişi gibi yudumluyor yaşamı. Her an, her gün, her mevsim… İşte bir Paris gecesini yudumlayışı: “Güzel bir gecenin fark edilmeksizin geçip gitmesine razı olmamalı!” Saroyan, insanın günlük, rutin eylemlerine dahi felsefi boyut kazandırabiliyor. İşte yine Paris’teyiz ve aylardan Ağustos’tur: “Her gün yürüyüş yapmaya kararlıyım. Yürümekten iyisi yok! Özgürlüğün gerçek ifadesi. Yürümek bir yere varmak demektir.”

 

Sıradan insanların, genellikle de ‘garip’lerin (ve garibanların) yazarıdır Saroyan.

 

Bu aidiyet, öylesine yerleşiktir ki onda, uzun zamandır göremediği için merak ettiği, garip bir kütüphane memurundan söz ederken büyük bir coşkuyla şöyle der:

“Hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli!”

(Yazarın ‘Zavallı Bağrı Yanık Arap’ öyküsü bu dünyadan göçüp giden bir garip hakkında yazılmış bir başyapıttır.)

 

Saroyan’ın insanı algılayışı ermişçedir. O, insanları hataları, günahları ve sevaplarıyla olduğu gibi kabul ediyor. Hiçbir kahramanını yargılamaya çalışmıyor, onlara hep bağışlayıcı bir anlayışla yaklaşıyor. Öykülerindeki ironiyle yoğrulu insancıl çizgi bu anlayışın edebi tezahürüdür. İşte Saroyan’daki insan manzarası: “insan neyse odur hakkında bir karara varmak kolay değildir.

 

Bir alevdir o, gerçekliği akışkandır, ne kendisi ne de gerçekliği ele avuca sığar. Yakalamak istediğinizde, çoktan uzaklaşmış, değişmiş, yükselmiş ya da yok olmuştur. Müthiş bir hiçtir o, tahayyülün fevkinde bir hiçtir.”

 

Saroyan, insanı ‘tahayyülün fevkinde bir hiç’ olarak değerlendirirken, kuşkusuz onu yermiyor ve aşağılamıyor, tam tersine ‘hiç’i olumlayarak onu derinden algılıyor! Çünkü o maddi uygarlık alanında gerçekleşen ilerlemeyi pek önemsemiyor. Onu daha çok insanın doğası, iç dünyası ilgilendiriyor. Ona göre dünyayı dünya yapan da insandır, yıkıma sürükleyen de!.. Maddi üretim alanında gerçekleştirilen yaratımların hiçbiri akla yakın değildir. Ne makul ne de haklı!..

 

Hemen hepsi insanı kendine yabancılaştıran bir gerçekliktir!

 

Saroyan’ın ‘hiç’ nitelemesi, insanın evrendeki duruşuna dair görkemli bir göndermedir. Kuşdili’ni iyi bilen bir yazar olan Saroyan için ‘hiç’, kendini idrak eden insanın duyumsadığı gerçek ruh halidir. İnsan kendi var oluşunun hikmetine erdiği an, hiç’i tüm benliğiyle yaşar. Hilmi Yavuz’un iki dizesi, bu göndermeyle örtüşür: “neden şimdi beni kendine çeker / şu benim yüzümdeki hiçbir şey”

 

Hiç’e yolculuk için öncelikle ‘önsel ilke’nin insanoğluna verili olduğu kabul edilmelidir. Gerisi, bilinen engebeli yoldur: İyiyle kötüyü, güzelle çirkini, namusluyla namussuzu, büyüklenenle küçükleneni, vicdanlıyla acımasızı, hoşgörülüyle hoşgörüsüzü, aç gözlüyle alçak gönüllüyü, yardımseverle bencili, insan-severle vahşet işçisini, kısaca manevi tüm edim ve değerleri kendi zıtlarıyla birlikte kabul etmek, hiç’e varabilmenin ön koşuludur.

 

Bütün hüner, sevgiyi hak etmeyeni dahi sevebilmektir. Bu, aynı zamanda bizi kendimize yabancılaştıran kimliklerimizden kurtulabilmenin de biricik yoludur. Hiç’e giden yolda zorunlu bir durak sayılan ‘doğal hoşgörünün’ kaynağını da bu gerçekte aramamız gerekmektedir. Saroyan, hep hiç’i aramış, hiç’in eşiğinde gezinmiştir. O, bir ‘doğal hoşgörü’ ustasıdır!

 

Saroyan, insana dair ‘hiç’ nitelemesiyle, onu evrende tanımlamış oluyor, deyim yerindeyse insanı evrendeki gerçek koordinatlarına yolluyor. Bu bilinç insanı en derin algılayıştır!

 

İşte, Saroyan’ın tek cümleden ibaret insanoğlunun yüz bin yıllık tarihi… İşte, yeryüzüne zuhur edişinden günümüze dek hep ‘prelüd’* icra etmiş, bir türlü ‘ana parça’ya geçememiş insanın bir cümleye sığdırılmış öyküsü… Hâlâ ‘ana parça’nın eşiğinde eşelenen, tarih öncesini yaşamayı sürdüren insan! İşte, Saroyan’dan görkemli insan betimlemesi!

 

“Henüz oraya çıkmamış bir varlık o. Hiç var olamayacağı gibi, başka bir şeye dönüşebilecek, belki de kendinden kısa ya da biraz daha uzun yüzlerce prelüdden önceki kısa prelüd, her biri bir tür anlaşılmaz oyun olarak algılanan, ancak en son prelüd icra edildikten sonra artık hakikatin billurlaşmaya başladığına inanılacak, yeterli sebep bulunan bir durum insanın çeşitli yollardan, kâh yılankavi hareketlerle, kâh zikzaklar çizerek, kâh düz bir çizgi izleyerek, kimi zaman tökezleyerek, yeni başlangıçlar ve duraksamalarla daima kendi hakikatine doğru yöneldiği gözlenir ancak bu hareketlilik sonunda, geçmişin kendisine yararlı olduğu noktaya gelinir öyle ki artık insanlık gerçeğinin tüm karmaşa ve başarısızlıkları, çılgınlık ve acılarıyla kaçınılmaz olan, sadeliği kadar ihtişam ve sevinciyle de haklı, doğru, makbul ve yararlı, kesinlikle yanlış olmadığının anlaşıldığı bir eşikte durulmaktadır.”

 

İnsanın derinliklerinde filozofça gezinmeyi sevmesine karşın Saroyan günlük, sıradan eylemlerden yaşama sevinci damıtmayı daha çok sevmektedir. İşte güncesinde karanfil kokan satırlar: “Özgürüm. İçimden gülmek, bir şeyler söylemek geliyor. Ne sigaram, ne de kahvem kalmış. Ama dini bütün bütün Mormonlar’ın aksine kendime azıcık çay demleyeceğim Ermeni usulü, hafif, içinde tarçın kabukları, karanfil ve çay yaprakları olan.”

 

*Müzikte, asıl parçaya, özellikle tonal yönden yol göstericilik görevi yapan giriş parçası.

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.