Henüz yaşanmamış bir hayatın belki de asla yaşanamayacağını bilerek nefes almak, su içmek, yolda yürümek zor gelir insana. Hele bir “ince” hastalık peyda olup gençliğin baharına göz dikmişse, dünyanın tüm renklerini kaybetme korkusu sarar benliği. Geriye sadece kırmızı, kan kırmızısı kalır. Ve nihayetinde “gençlik solar, hayalet gibi zayıflar ve ölür”. Romantik şiirin önemli bir parçası olan melankolinin arka planında da bu düşünce yatar. En önemli romantik şairlerden biri olan John Keats veremin pençesinde yitip gidecek hayatını muazzam gazelleriyle ölümsüz kılar. Ancak aynı hastalığa tutulup farklı refleksler geliştirenler de vardır. Bunlardan biri olan Garbis Cancikyan’da Keats’in teslimiyeti görülmez. Cancikyan her şeye rağmen metanetini korur ve döneminin öne çıkan şiir anlayışlarıyla daima etkileşim içinde olarak kendi poetikasını yaratır. 26 yıllık ömrüne sığdırdığı şiirleri yer yer gençliği boyunca boğuştuğu hastalığın izlerini taşısa da, Garbis Cancikyan modern Ermenice şiiri, altın çağını Zahrad’la birlikte yaşayacak yeni bir yola sokar.
1920’de Samatya’da doğan Cancikyan, ilköğrenimini semtin Sahakyan-Nunyan Okulu’nda aldıktan sonra, 1934’te Getronagan Lisesi’ne girer. Bir yıl sonra Getronagan’dan ayrılmak durumunda kalsa da, 1937’de İtalyan Lisesi’ne girer. 1939’da tekrar Getronagan’a döner. İçinde büyük bir eğitim aşkı taşır ancak asıl ilgi alanı hiçbir zaman dersler olmaz. Getronagan’dan sınıf arkadaşı olan yazar Nurhan Uzunyan solgun ve üzgün yüzlü bu çocuğu önünde daima bulundurduğu şiir kitaplarıyla hatırlar. Cancikyan, Getronagan’da, ileride enyakın kalem arkadaşı olacak Gedikpaşalı Haygazun Kalustyan’la tanışır. 1942’de beraber Balkıs adlı Türkçe şiir kitabını çıkarırlar. Bu kitap Cancikyan’ın yazınında gerçekçiliği bir üst noktaya taşıyarak şiire yeni bir boyut kazandırma girişiminin ilk somut örneği olur. Balkıs‘ın önsözündeki, Kalustyan’la birlikte kaleme aldıkları manifesto romantik ve mistik yazarlara ciddi eleştiriler getirir. Realist bir yazarın mevcut gerçekliği tüm dikkatiyle alımlaması ve bununla yetinmeyip aynı duyguyu okura da hissettirmesi gerektiğini savunurlar. Yakalandığı verem hastalığı yüzünden 1943’te Getronagan’ı yarım bırakır. 26 Şubat 1946’da Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nde, yirmi altı yaşında hayata gözlerini yumar. Son arzusu, hayranı olduğu, Ermenicenin en büyük şairlerinden Misak Medzarents’in yanına gömülmektir. 1950’de bu arzusunu gerçekleştirmek için bir grup arkadaşı bir araya gelir ve Cancikyan’ın Ermenice şiirlerini Ore Or (Günden Güne) adıyla bir kitapta toplarlar. (Bu kitapta ve Balkıs‘ta yer alan şiirler Aras Yayıncılık tarafından Şu Ömrümün Şubat’ı adlı kitapta bir araya getirildi.) Gerekli paranın denkleştirilmesiyle 1952’de Cancikyan’ın son arzusu yerine getirilir ve Balıklı Ermeni Mezarlığı’nda Medzarents’in yanına gömülür.
Garbis Cancikyan poetikasını oluştururken, dönemsel koşulları ve gözde akımları yakından takip eder. Önceleri şiiri romantik akımın ve ustaların etkisinde kalır. Ancak zaman içinde gerçekçiliği ağır basar ve şiiri tutsak eden tüm prangalardan kurtulmak gerektiği kanısına varır. Onun şiirinde ölçü, kafiye ve abartılı sözcüklere yer yoktur. Kalem arkadaşı Kalustyan onun işlediği konuları şöyle aktarır: “[…] temalarını çevresinde yaşayan sıradan insanların hayatından çekip çıkarır ve dizelerinde onların acılarını, dertlerini, hüzünlerini dile getirir.” Kalustyan’ın Cancikyan üzerine yaptığı bu analiz Melih Cevdet Anday’ın Orhan Veli şiirlerine dair yorumunu akla getirir. Anday, Orhan Veli’yi şu sözlerle anlatır: “Sanki bir yığın insan, sıraları geldiğinde, onun aracılığı ile bize kendilerini tanıtmışlardır.” Şiirle, edebiyatla çok erken yaşta tanışan Cancikyan farklı aşamalardan geçerek ve dönemdaşlarının sesine kulak vererek kendi üslubunu oluşturmuştur. Cancikyan’la birlikte Ermenice şiirin kaydettiği bu aşama, Zahrad’la birlikte yepyeni bir boyut kazanmıştır. Cancikyan’dan devraldığı bayrağı naif ve mizahi tarzıyla bambaşka bir noktaya taşıyan Zahrad, 20. yüzyılın ikinci yarısında Ermenice edebiyata damgasını vurmuştur.
Garbis Cancikyan yarım kalmış bir ömrün şairiydi. Onun insanın içine işleyen gerçekçiliği, yaşanmışlıklardan hareketle metafiziksel olana ışık tutuyordu. Belki de “Günden Güne” şiirinde “Günden güne/günlerle beraber/sönüverir günlerim” derken kendisini bekleyen hazin sonun farkındaydı. Kendisi günlerin hevesini kaybetse de Ermenice şiire getirdiği heyecan baki kaldı.