‘Amira’nın kızı ve ‘paşa’nın oğlu

‘Amira’nın kızı ve ‘paşa’nın oğlu
Agos Kirk
Murat Cankara
22.05.2018

Yervant Sırmakeşhanlıyan ömür parantezi 1915’de kapatılan onlarca Ermeni yazardan biri: 1870-1915. Ancak diğerlerinden farklı olarak, İstanbul’dan değil Harput’tan (o sırada, şimdi devletin bir öğretmen gönderebilmek için ekstra ciciler vaat ettiği bir coğrafyada, Mezre civarındaki bir okulda öğretmenlik yapıyormuş) yörenin önde gelen Ermenileriyle birlikte tehcir edilmiş ve Elazığ-Diyarbakır yolunda katledilmiş; eşi ve iki çocuğu ise ölüm yürüyüşünde hayatlarını kaybetmişler. ‘Yerukhan’, ‘Aşuğ’ ve ‘Y. Kağtagan’ mahlaslarını da kullanan öykücü, romancı, çevirmen, gazeteci ve eğitimci Sırmakeşhanlıyan’ın adı Ermeni edebiyatı tarihlerinde genellikle ‘gerçekçilik’le birlikte anılıyor. Fransızca öğrenmiş, gerçekçi/doğalcı yazarları okumuş, yazdıkları 1890’lardan itibaren ‘Dzağig’, ‘Arevelk’, ‘Masis’ gibi dönemin belli başlı dergi ve gazetelerinde yayınlanmış, Zohrab ve Arpiaryan gibi isimlerin dikkatini çekmiş. Daha ayrıntılı bilgi ve bir kronoloji, yazarın Aras’tan çıkan ‘Balıkçı Sevdası’ adlı kısa öykü derlemesinin başında, Kevork B. Bardakjian’ın yine aynı yayınevinden çıkan ‘Modern Ermeni Edebiyatı’nda ya da bu yazının konusu olan ve yazarın başyapıtı sayılan ‘Amira’nın Kızı’nın girişinde mevcut.

 

‘Reddedilen Aşk’

 

‘Amira’nın Kızı’ ilk kez 1904 yılında ‘Vibatert’te (Roman Dergisi) ‘Merjvadz Ser’ (Reddedilen Aşk) başlığıyla tefrika edilmiş. Yazar, Bulgaristan’ın Balçık kasabasında yaşarken tefrika edilen bu metni 1910 yılında, yani sürgündeki diğer Ermeni aydınları gibi 1908’de bir umut memleketine döndükten sonra, gözden geçirip bu kez ‘Amirayin Ağçigı’ (Amira’nın Kızı) başlığıyla ‘Aravelk’te tefrika etmiş. Aras’tan çıkan çeviri, onun ölümünden sonra farklı tarihlerde kitap halinde de yayınlanan metnin Lübnan’daki 1993 tarihli bir baskısına dayanıyormuş. Kitabın başına Hagop L. Barsoumian’ın, muhtemelen bu konudaki en yetkin eser olan ‘İstanbul’un Ermeni Amiralar Sınıfı’ (Aras Yay., 2013) çalışmasından yola çıkılarak ‘Osmanlı Ermeni Gerçekliğinde Amiralar’ başlıklı bir özet eklenerek okur için bir bağlam sunulmuş. Bu konuda farklı yorumlar için yine aynı yayınevinden geçtiğimiz aylar içerisinde çıkan ‘Kayıp Kentten Manevi Vatana: Ermeni Tarihine Toplu Bir Bakış Denemesi’ne (Boğos Levon Zekiyan, s. 225-7) ya da Ohannes Kılıçdağı’nın 20 Nisan 2018 tarihli Agos’taki ‘Ahir Zaman Amiraları’ başlıklı yazısına bakılabilir. Kılıçdağı’nın deyişiyle bu “Ermeni toplumu içinde güçlü, devlete karşı zayıf” topluluğu ister Ermeni toplumunun kaynaklarını elinde tutup keyfince ve çıkarlarınca kullanan bir oligarşi olarak görelim istersek sırf İstanbul Ermeni cemaatine değil Osmanlı toplumuna da büyük katkıları olan bir grup teknokrat, neticede ‘amira’lar İstanbul Ermenileri için hâlâ karşılığı olan Abdülhamidvari bir ayrışma noktası. Öyle ki, Türk dilinde yazılan ilk romanlar (Ermeni harfleriyle yazılıp 1850’li 60’lı yıllarda yayınlamışlardır) bu ayrışma, onun artçıları ve türevleri etrafında şekillenen mutsuz aşk hikâyelerini anlatır.

 

‘Amira’nın Kızı’ da bir bakıma bu mirası devralıyor. Roman, “Devletin kasasını ve Türk paşaları hileyle ve doyumsuzca soyup soğana çeviren, zevkusefa düşkünü tipik bir amira” olan ve “devleti yıllardan beri gözünü kırpmadan, arsızca soyup soğana çevirdiği için makamından beklenmedik bir şekilde azledilen” (s. 36) Margos Amira’nın düşüşü ve ölümü sonrasını anlatıyor. Artık neresinden bakarsak: Yozlaşan bir toplum, çürüyen değerler, çöken bir sınıf, ölen bir kültür, çözülen ilişkiler. Fakat 19. yüzyıldaki Ermeni harfli Türkçe öncüllerinden farklı olarak, doğmakta olanı, gelmekte olanı, Ermeni cemaatini yeni bir güç paylaşımına zorlayan genç kuşağı görmüyoruz burada. İyiler ve güzellerle kötüler ve doğrular arasında melodramatik bir mücadele söz konusu değil. Daha doğrusu, iyi de umut da pek yok. Yerukhan, zamanında Ahmet Mithat Efendi’nin gerçeğin sırf karanlık yüzünü gösterdikleri için gerçekçi olmamakla suçladığı ve gençleri sakınmak istediği Zolagillerin peşinden gidiyor. Yaşamasına izin verilseydi o da ‘İkinci Abdülhamit Döneminde Bir Ailenin Doğal ve Toplumsal Tarihi’ üst başlığıyla yirmi romanlık bir dizi yazar mıydı? Muhtemel.

 

Yermone Margosyan 

 

Adından anlaşılacağı üzere, romanın ekseni, babasını ve kocasını kaybettikten sonra yıkılarak eve ve içine kapanan, eski günlerinin şaşasına yeniden kavuşmak için ne yapacağını şaşıran ve gerçeklikten gittikçe kopan Yermone Margosyan; halkın dilindeki adıyla “amira’nın kızı”. O çöktükçe sahneye oğlu Arşag çıkıyor. Arşag, Margos Amira’nın mirasına son darbeyi vuracak kişidir. Cemaatin parasını cebe atmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan ve ‘amira’nın sofrasına yapışan kilise mütevellisi, çocuklarını meslek sahibi yapacak yeni bir pedagoji vaat ederek tüm semti soyup kaçan eğitimci kılıklı şarlatan, çorbacısından kopardıklarıyla evde kalmış kızlarını evlendirme hayalleri kuran hilkat garibesi, ölü bir evde sıkışıp kalan ve etrafında konuşulan dili bile anlamakta zorlanan taşralı saf hizmetçi, Hasköy’ün yoksul, dedikoducu ve cahil halkı; tüm bu dalkavukların, üçkağıtçıların, leş yiyicilerin, saftirik ve cahillerin arasında yeşeren karşılıksız bir aşk, o aşkı yutan şehvet, ve yıkımlar silsilesi. İyilik, güzellik, doğruluk, akıl? Belki romanda figüranlık yapan balıkçılarda. Bundan gayrısı? Eh, o da romanda.

 

‘Amira’nın Kızı’ kendini kolay okutan bir roman. Üstelik tercümesi güzel, edisyonu iyi. Klasikleri seven (ve gerçekten okuyan), modern romana ve temalarına, bilhassa da gerçekçi/naturalist geleneğe aşina okur için tanıdık motiflerle örülü. Mizahı, ironisi eksik değil. Fazladan groteski var. Eleştirmen ve düşünürlerimiz elbette Twitter’da ön ve arka kapağını -altına şık bir espri iliştirivererek- paylaşmakla yetinmeyecek, onu türlü türlü bağlamlara oturtacak, metinde Müslümanların yokluğunu muhakkak vurgulayacak, bilimsel makalelere ve bunun akabindeki ‘re-tweet’ ve teşviklere doymayacaklardır. Metnin bizi ‘amira’lar ve Osmanlı Ermeni cemaati bağlamında bir okumaya davet ettiği de aşikâr. Bu nedenle, aklı arşivde ve belgede değil de başında olan tarihçiler ve sütunlarla pastaların ardındaki insana ilgi gösteren sosyal bilimciler için de cazip olması umulur. Öte yandan, madem burada yer işgal ediyorum, epeydir pek de yerinde olmadığını esefle fark ettiğim dikkatimi her nasılsa çekmiş olan iki noktayı sizlerle paylaşmak isterim.

 

Züppelik meselesi

 

İlki modern Türk düşüncesindeki müzmin züppelik meselesiyle ilgili. Nedense, yerli âlimlerimiz züppeliği, mirasyediliği, aşırı ve yüzeysel ve yanlış Batılılaşmayı bir kısım eksik ve yanlış terbiye görmüş Müslüman gence mahsus bir hastalık olarak ele almakta ısrarcı olmuşlardır. Gayrimüslimlerin tanım ve fıtratları gereği Batı özentisi ve züppe olduğunu varsaydıkları için midir nedir, onlara pek çok alanda olduğu gibi son dönem Osmanlı züppeliğinin tarihinde de yer vermemiş, genel tespitlerini İslam’la ve onun dünya görüşüyle tahkim ederken züppe bir Ermeni olasılığı (daha doğrusu, Ermenilerin de züppe olarak gördüğü bir Ermeni) akıllarına olsa bile metinlerine bir dipnottaki bir soru olarak bile gelmemiştir. Halbuki mirasın olduğu yerde onu yiyen, en azından yemek isteyen de olur, değil mi? İşte fesleriyle, yaşmaklarıyla, kiliseleriyle, dualarıyla, mütevellileriyle, aşklarıyla Hasköy Ermeni cemaati. Ve işte o Hasköy’ün meşhur ‘amira’larından birinin, konuşmasına Fransızca kelimeler karıştıran, Kağıthane’de ve dönemin Konkordiya gibi meşhur mekânlarında cirit atan, Paris’te eğitim alıyorum derken batakhanelerden çıkmayan, orada rastladığı bir kibar fahişeyi soylu bir ailenin kızı olarak evine getiren, her gün yeni bir mülkü elden çıkaran torunu. Azıcık Ahmet Mithat’ın Felâtun Bey’i, azıcık ‘Bahtiyarlık’taki Senai’si, azıcık ‘Araba Sevdası’nın Bihruz’u, hatta biraz Halit Ziya’nın Ahmet Cemil’i ve ‘Ferdi ve Şürekâsı’ndaki İsmail Tayfur’u; artık kimi neresinden tutarsanız. ‘Amira’nın Kızı’ bunlardan bir tık daha geç, Fransız gerçekçi/doğalcı yazarlarının etkilerinin Osmanlı topraklarında daha kuvvetle hissedildiği bir dönemde yazılmış. Ancak neye binaen olursa olsun, millî züppelerimize oranla ete kemiğe daha fazla bürünmüş, daha kanlı canlı, onaylamasak bile anlamaya daha yatkın olduğumuz bir züppeyle karşı karşıyayız. Öyle ki, genel olarak hikâyesindeki kişilere karşı sevgi dolup taşmayan ama bilhassa ‘amira’lardan söz ederken onları hiç boş geçmeyip sıfatsız bırakmayan bir anlatıcının ağzından aktarılan ve dönemin pek çok gerçekçi metninde olduğu melodramatik/romantik tonları bol olan bu hikâyeyi okurken şunu da düşünmeden edemedim -ki bu da dikkat çekmek istediğim ikinci ve kişisel nokta olsun: Eskiden olsa bu hikâyede de, benzeri pek çok Tanzimat sonrası anlatısındaki gibi, melodramlara özgü ve inandırıcılıktan yoksun bazı rastlantılar görür bıyık altından gülerdim. Şimdi kırklarını geçmiş ve Türkiye’de yaşayan bir okur olarak yaşamın kırılganlığını görüyorum evlerin dağıldığı, köşklerin harap olduğu bu umutsuz romanlarda. Bir seçim, bir basit rastlantı, toplumsal dengede ufacık bir kayma ve işte dıngırlanıverdin bile. Son tahlilde Paul Auster da bunun elenikasını yapmıyor mu?

Sitemize giriş yaparak kişisel verileriniz, site kullanımınızı analiz etmek, sosyal medya özellikleri ve reklamları kişiselleştirmek amacıyla çerezler aracılığıyla işlenmektedir. Detaylı bilgi için Çerez Politikası Metni’ni okuyabilirsiniz. Anladım butonuna tıklayarak açık rıza beyanında bulunmuş olursunuz.